| |
 |
|
SAYI #2
Degistigini iddia etmek suretiyle "degisim" kavramina getirdigimiz yeni acilimda hala degisiklik yok. Peki acilim da zaten buna acil(a)miyor muydu? O halde bu durum sarkastik midir, ironik midir, trajik midir, kronik midir, drastik midir? Haydi GRE cocuklari, okumaya mi geldik?
Pekala, konformist olup bilinen haliyle degismeyen tek seyin degisim oldugu onermesini veri alalim ve degisimin biz ölümlülerin algi alanina giren imleyenlerine bir bakalim.
Daralan istihdam/genisleyen issizlik, daha guclu guclu, daha gucsuz gucsuz, daha sinsi yildirma politikalari, daha istikrarli siyasi istikrarsizlik,
daha mutsuz genc nufus, insafsizca somurulerek buyuk bir endustriye donusen emeklilik endisesi, daha bir delilige goturen anlamlandirma cabasi ve rasyonalite,
sinirlari iyice zorlanarak yakinda artik birer paradigma olmaktan cikmaya aday tahammul ve tahayyul sinirlari, giderek dusunme ayricaligini yitirerek baska hayvan familyalarinca
belgeselleri yapilmaya aday insan dogasi... Ne oldu simdi? Degisim tipi tek; o da "kotu, hep daha kotu!". Kendine birinci derecede yakin bir kavram olan "varyasyon" fakiri bir degisim ne kadar inandirici, heybetli ve umit baglayici olabilir, yeni bir Disco 200X'de bir oncekinden farkli ne beklenebilir?
Bunlarin cevabini biliyor olsak zaten bir sureligine bunlardan uzaklasmaya ve giderken sizi de zor kullanarak goturmeye ugrasmazdik. Simdilik verdigimiz molayi paylasmakla yetinelim. Bu mola bir motivasyon araci olur ve akabinde hep beraber kaldigimiz yerden hayata daha diri ataklarla saldirabilirsek ne mutlu bize. Organize saldirilar sonucu bir de cevaplari bulabilirsek abonelik hakkimiz mahfuz olan dergilerimizi elimize alip aylardir ektigimiz Nur Cintay ve Ayse Arman'la o brunch senin bu prolonje benim grup seks yapariz. Simdi uzatmayip beynimize inme seklinde gelen bu molayi size indirelim ve bu kez hepinizi Sisi ablaniza opturelim. John Peel'ler, Marlon Brando'lar olmez, artik deger Trash Surplus geri donusmez...
|
|
2. sayinin konu ve konuk listesi:
|
David Cronenberg ve Videodrome
||
James Holden
||
VHS--Beta
||
Bonus Track
||
Ciplak Vatandas ve Sener Sen
||
Okuyucu Kosesi-Amelie
||
Bertrand Russell ve Locik Paradoks
||
Bir Ani: Hovarda Yillarim #2
||
Hayatimizi Kaydiran Filmler: John Carpenter
||
Alfred Hitchcock ve MacGuffin
||
Drugstore Cowboy
||
Studyo Imge'nin Ayibi
||
Manitacilik
||
My Vitriol ve Vincent Gallo
||
Air / Walkie Talkie
||
The Stone Roses ve Ecstacy / Roportaj: Ian Brown
||
Manic Street Preachers
||
Damsiz Alamiyorum Arkadasim
|
|
| WATCH MORE TV: David Cronenberg |
| |
Televizyon ekrani aklimizdaki gozun retinasidir. Bu yuzden de televizyon ekrani beynimizin fiziksel yapisinin bir parcasidir.
Bu yuzden televizyon ekraninda gorunenler, seyredenler icin cig (aritilmamis) tecrubeler ortaya cikarir.
Ve bu yuzden de televizyon gercekliktir, ve gerceklik televizyondan azdir.
Dr. Brian Oblivion
Yukaridaki alinti ne psikanaliz uzerine uzmanlasmis ve bunu populer kulture uygulayarak nice kitaplar yayimlamis agir bir akademisyene, ne de post-modernizm konusunda seminerler veren unlu bir filozofa ait. Bu sozler David CRONENBERG'in can verdigi, 1981 yilinda "Videodrome" ile sinema tarihi ve fantastik bilimkurgu filmolojisine vesikalik kelaj bir kelle ile mudahele eden ve tum film boyunca sadece -durmaksizin uzerine ahkam kestigi- 2 boyutlu televizyon ekrandan bizlere seslenen, doktor Brian Oblivion'dan baskasina ait degil. Sen ne guzel abimizdin Cronenberg.
|
| |
| trash surplus |
Cronenberg'e Bir Soru: |
| |
Sizin kafanizdan ne tur filmler geciyor?
Cronenberg: Filmlerimi tanidiginiz icin, bunun yanitinida biliyorsunuz. Sizin ve benim aramdaki tek fark su: Ben uyanikken kendimi bilincli bir sekilde, ruya benzeri bir hale sokabiliyorum. Daktilo basinda uyusturucu ve alkol kullanmam.
Gercek otesi bir dunya yaratabiliyorum. Ama bunu sadece aklimda baska birsey yokken ve zihnim berrak oldugu zaman yapabiliyorum. Biliyorum, baskalari, kendilerini rahatca salivermek icin uyusturucu ve alkol kullaniyorlar. Bu benim metodum degil.
"Antrakt, Kasim 92"
|
|
| BILENLER BILMEYENLERE ANLATSIN # 2 |
Bu seferki konugumuz genc ingiliz dj James Holden. Kendisi Britanyanin Oxford bolgesinden yetisme... Zamaninda matematik muhendisligine ciddi bulasmisligi tespit edilen bu zat-i muhteremin henuz on dokuz/yirmi yaslarindayken ingiltere`de progressive techno listelerinde boy gosterdigi dagarcigimiza ulasan bilgiler arasinda... Bu yillarda ogenki clinic ve main-lines adli isimler ve projelerle de iyi isler cikardigi soylenmekte. O yillar ve takip eden zamanlarda urettigi "Horisons", "A break in the clouds", "I have put out the lights", "one for you" gibi calismalarla da ilgi topladigi ve piyasada kendine iyi bir yer edindigi soylenebilir. Vakt-i zamaninda Julie Thompson ile ortak calismasi "nothing" in cok begenildigi de bu girizgahin son hava-civa bilgisi.
Butun bu averaj parcalarin ve hava-civanin aksine bence Holden`in onemli bir dj-muzisyen oldugunu ve ondaki degerleri kanitlayan calismalar bence baska... Uc(3) inanilmaz set. Muzikteki butun bu etiketleme, adlandirma ve siniflandirma isinden hic hazzetmememe ragmen denilebilir ki: Ucu`u de belli noktalarda progressive`in yer yer progressive + trance karisminin en iyi orneklerinden. Ucu de birbirinden bir noktaya kadar da cok farkli.
Ilki Radio-One`da yaptigi Essential Mix 2002-01-20 tarihli kayit. Bu iki saatlik DJ set`ini, unlu produktor Pete Tong'un hazirlayip
sundugu mix-magazininin yancisi Radio-One'in bir programi icin hazirladi. Bu programda Holden meydani bulunca butun hunerlerini konusturuyor, henuz yirmilerin basinda genc bir DJ icin inanilmaz bir kendine guven ve ceviklik gosteriyor. Mesela DJ set`inin 40. dakikasinda Massive Attack`in "Three"sinden Telepopmusic`in dillere destan "Believe"ine guzel bir gecis yaptiktan hemen sonra, saniyeler icerisinde birden kaptirip Leftfield-vari house technoya vites atip, set`nin sonunu The Mamas and the Papas`dan California Dreamin' (orjinal versiyonu) ile tamamliyabiliyor. Cok genc olmasina ragmen kendisi eski techno okullarina da hem hakim, hem saygili. Mesala bu calismasinda Plastikman`in bir klasik sayilan 93 yili Sheet One albumunden cok sevdigimiz "Glob"u da set`ine davet etmis.
Holden`in bir diger basyapiti, Silver Planet plak sirketi icin cikardigi set: "a fear of silver planet". Cok karanlik bir progressive techno album olmasina ragmen bir o kadar da enerjik bir durtukleyici. Cok sey soylemeye gerek yok, cok temiz iscilik. Icinde kendi calismalari da var. Ve...
Ucuncu ve en carpicisi da Holden`in gecen sene `balance` serisi icin yaptigi derleme: James Holden Balance 005. Artik bu cift cd`lik album icin Holden`in basyapiti denilebilinir. Butun hunerlerini ve cevikligini yine bu albumde de sergiliyor. Geleneksel techno/elektronik dans muzik derlemelerinin aksine bazi parcalar 2 veya 3 dakika gibi cok kisa sureler almakta. Ama sorun degil. Holden`in arkadan hepsini birbirine cok iyi eklemledigi gayet ortada. Ustelik derlemedeki sarkilarin ve onlarin bir araya getirdigi kompozisyonun guzelligi kadar, Holden`in sectigi elektronik muzik sanatcilari da onemli. Cogu bir noktaya kadar bu sector`un gorece yeralti dj`leri ve yapimcilari. Bazilari Holden`in da aralarinda bulundugu Border Community plak sirketinden. MFA, Petter ve Avus hep James Holden'in yancilari. Bu ve albumdeki diger genc kusak dj`lerdeki Apex Twin (aka Richard DJames), Leftfield (hatta Kraftwerk`i bile listeye katabiliriz) gibi 90`larin onemli elektronik muzik sanatcilarinin etkisi gayet hissedilebiliyor ki bu gayet hos... Holden acilisi da MFA`in "what difference it makes" adli muthis yapitiyla aciyor. Burda, parcanin kendisini anlatmaya ve tarif etmeye calisarak ne kendimi gereksiz yoracagim ne de parcaya haksizlik edecegim.
O zevki dinleyenlerin ilk ve sonraki seferlerine birakiyorum. Her sabah evden disari cikarken, diskman/kasetcalar/ipod`daki (ya da her ne bokumsa), ilk parca olmaya her zaman aday.
Ilk Cd`de, eger ilk parcalara kapilmaktan kurtulup kaza ile ilerki parcalara gecip, sonlara dogru ilerliyebilenleri yine muthis bir musiki ziyafeti bekliyor. Tum bunlardan sonra son olarak ekleyecegim, bu albume, elektronik muzigi, dinleme muzigi ve dans muzigi olarak ayiran anlayisi ortadan kesmesi acisindan da onemli bir album/ornek diyebiliriz. Aslinda ikisinin nasil olup bir eserde olabilecegini gosteriyor. Bu acidan da cok onemli.
Simdi yaziyi bu bilgi bombardimanindan sonra sonlandirip bir de paketlemek gerekirse: James Holden dikkat edilesi genc kusak yetenekli dj`lerden…. Kendisinin her zaman dinleyici/seyirciyle organik bagi (diger kazanova dj`lerle kiyasladigimizda) da cabasi. Bir de kendisinin de icinde bulundugu Border Community (sinir cemaati) aslinda Istanbul ve Turkiye`nin diger cografyalarindaki genc elektronik muzik sanatcilarina ve dj`lerine illaki kalip-model olmasi gerekmesede; bir ilham yada oneri olabilir. Bir grup (genc) elektronik muzik sanatcisi kendi muzik sirketlerinin catisi altinda……tabiki sirketin gercekten kolektif olup olmadigi, para islerinin nasil paylasildigi ve yurutuldugu, kararlarin nasil alindigi cok onemli ve hatta baska bir yazinin konusu…
|
| |
 |
"e-kup" |
|
|
| BETA -- VHS |
| |
Artik o kadar cok kiralanmistir ki kaset, duruma isyan edercesine giris muzigine bir iki saniyelik detonasyon katar. Film baslar. Soldan saga, sagdan sola, spermi andiran, asla rahatsiz edici duzeyde olmayan beyaz cizgiler gecer tatli tatli... San Francisco sokaklari, ambulanslar, polis sirenleri, fahiseler, bol isikli caddeler... Sonra bir anda zenci kicini rahat deri koltuguna yayarak koyu kahvesini icen komiserin ofisinde, kullanmis oldugu sert yontemden dolayi zilgit yiyen deri ceketli, pis sakalli kahramanimiza baglaniriz.
Nerede o eski vurdulu kirdili filmler? Nerede o kendine ait kurallari olan, deli gibi sigara icen, karisiyla ayri, duzensiz ev yasantisini duzene sokmak gibi bir derdi olmayan, ama filmin sonunda dunyalar guzeli bir kadini tavlayip lanet olasi hayatindan eski bir chevrolet nin bagajindaki bir milyon dolarla kurtulup direksiyonu gun batiminda ucsuz bucaksiz yollara ceviren "cool" polisler? Hey lanet olsun ben bu tanrinin cezasi filmleri ozledim tamam mi!! Video kasetleri, videocularin onundeki Rocky, Rambo, Cocktail, Beverly Hills Cop, Lethal Weapon, Top Gun posterlerini, halen portmantomuzun ustunde duran, "King For A Day, Fool For A Lifetime" etiketini yemekten son derece rahatsiz olan videomu calistirmayi ozledim. Ama bu terkedilmis makinalar bizlere sizce de cok acik bir mesaj gondermiyor mu?
Vallahi Hayret Size --- Beni Ekarte edeni Tarih Affetmez!!!!
Surplase Not: O unutulmaz gunlerin hatirina Clint Eastwood - Charlie Sheen in "Rookie" sinden birkac inci;
Ortak: O lanet puroyu icmemen icin en az 100 sebep var...
Nick (Clint): Evet ama su anda hicbiri aklima gelmiyor...
Nick ortagiyla arabada giderken karsilarina bir anda Shelby Mustang ini suren bir bebek cikar...
Ortak: Aman Allahim suna bak...
Nick: Evet tam bir klasik.. Artik bunlardan fazla yapmiyorlar..
Ortak: Hey dostum ben kadini kastediyorum
Nick: Ben de oyle...
|
| |
| "james woods" |
 |
|
|
| COMPILATION'LARA BONUS TRACK ISTERIZ |
| |
Yillardir musiki eserlere-albumlere kulak verirken sarki listeleme, album adi belirleme gibi hususlarda rol oynayan itici gucler/dengeler merakimiza kastetmistir. Biz de yarinca-yararinca pazarlama tekniklerini yorumlamaya ve sanatcilarin kafalarindaki tilkileri yakalamaya calismis, epey kafa patlatmisizdir. Bu taktikler ve incelikler kanimca zaman zaman pazarlama taktiklerinin birkac fersah otesine gecmis, icracilarin daha ziyade kisisel/sanatsal duzlemlerinden cikmistir. Bu tercihleri kimi insanlar bir dolu gereksiz detay olarak gorse de, ticari olarak sonuca etkidigi de bir gercektir. Yapilan hesaplamalarin mutlaka bir geri donusu/ getirisi olacaktir. Zaten seyirci olmanin ozunde sanatcinin ne dusundugunu, ne hissettigini, ne isler karistirdigini anlamaya calismak yatmaz mi? Biz de kendi yaricapimizda dinleyip yakaladigimiz, karga tulumba getirdigimiz, bir nevi cebimizdeki bilgilerle bu yaramazliga girisiyoruz.
Dilerseniz gelisme bolumu icin ayri bir girizgahla ugrasmayalim, direk geliselim. Malumunuz en bilindik yontem, albumun 1. siradaki parcasinin album ismi olarak ise baslamasi, genelde albumun cikis parcasi olarak da bu sarkinin secilmesidir. Bu (ciplak) taktik yillarca turk-pop camiasinda da ragbet gormus, kimi zaman taktiksizlikten ya da ozensizlikten, kimi zaman da ozellikle beyne capraz degil de diklemesine kosu yapma, kafalara kazima arzusundan yollu is yapmistir. Fakat her klisenin dogasinda oldugu gibi, bu klise de bugun kendini sanatsal anlamda kanitlamis, daha once taklalar attirmis, meramini zaten anlatmis kisilerce uygulandiginda, altinda mutlaka bir bit yenigi aratir. Yani bu kararin 0. derecede degil de, tam bir tur atarak 360. derecede alinmasi gibi bir durum her zaman olacaktir.
Bir diger taktik, albumun hit, cikis, ya da album ismi olan sarkisinin ikinci siraya konmasi seklinde tezahur eder ki bu da cok yaygin bir metoddur. Bir de bunlarin ilk parcasinin 40 sn'den az "intro" olanlari vardir ki dostlar basina. Bu yolda gudulen amac, buyuk ihtimalle dinleyicilerin hit (veya yukardaki diger tanimlar) oncesi istahini biraz kabartma, alttan isindirma, belki biraz sabirsizlandirma arzusu olabilir. Bu 2. sarkilara ornek olarak Gomez - Whippin' Picadilly (In Our Gun), Jeff Buckley - Grace (Grace), Ian Brown - Love Like A Fountain (Golden Greats), Radiohead - The Bends (The Bends), Charlatans UK - North Country Boy (Tellin' Stories), Badly Drawn Boy - Have You Fed The Fish? (Have You Fed The Fish?) verilebilir.
Tecrubelerimizle sabit olarak sayica cok olmasa da, albume isim veren sarkilarin son siraya kondugu albumler de mevcut. Burdaki dusunce, dinleyiciye bir nevi "final hit"/ "altin vurus" yasatmak olsa gerek. Tum soylenecekleri soyledikten sonra son bir bitirici soz, ya da bu kez yapilan isi bir sarkiyla ozetlemek... Buna ornek; Secret Machines - Now here is Nowhere, David Bowie - Heathen, Doves - Lost Souls, Lauryn Hill - The Miseducation of Lauryn Hill'i verdik bile.
Ayrica ozel bir taktik olarak uygulanmadigini dusundugum, birtakim saykik dengelere bagladigim album isimli/en satafatli/hit/iddiali/sahibinin en sevdigi/sizin en sevdiginiz sarkinin icraci kisinin manipule ettigi bir sayiya (ugurlu sayisi olabilir) sadik kalarak listeye o numarayla girdigi gibi bir inanca sahibim. Cunku bazi gruplarin/sololarin farkli albumlerinde, en kendilerinden kopan sarkilarin (ya da sizin kalbinizi koparan sarkinin) ayni track numaralarina sahip oldugu gorulebilmektedir (istedikten sonra herseyi gormek mumkun tabii). Ornegin her zaman Elbow icin 3., Blur'de 2, Shed Seven'da 8, Stone Temple Pilots'da 2. track'lere dikkat etmekte fayda var derim. Ama yine de bu paragrafi subjektiviteye adayalim, sonra sizden kufur yemeyelim. Ha daha fazla hurafe mi istiyorsunuz? Mesela biz her albumun 7. track'ine dikkat edilmesi gerektigine de inaniyoruz. Aslinda yari batil inanc, yari da istatistiki bir veri. Hatta isi ilerletelim, eger hic dinlemediginiz bir albumse 7. den baslayiniz. 7'yi begenmediyseniz 8'i deneyiniz. Bu tavsiyeyi begenmezseniz 30 tatil gunu icinde "geri iade" edebilirsiniz.
Gelelim biraz daha farkli album isimlendirme metodlarina. Bunla ilgili muzik tarihinde, insanin beyninde fosfor birakmayan cok kurnaz ornekler yer almistir. Tabiatiyla burda baslayan bolum, album adinin o album icinde herhangi bir parca ismi olarak yer almadigi sinifa girmektedir..
Bu uygulama sekillerinden biri, muzisyenin veya toplulugun ilgili donemi ifade eden halet-i ruhiyelerini albumun icine doldurmalari, yani icinde bulunduklari modun albume adini vermesi, yapilan isi topyekun temsil eden tematik isimlerin secilmesi, fakat bir sarki olarak yer almamasi yoludur. Bu yaptiklari isi ozetlemeleri acisindan gercekten kritik bir arac. Bunlara kismen "concept album" da deniyor. Blur- Modern Life Is Rubbish, Radiohead - OK Computer, Charlatans - Wonderland, EMF- Stigma, Inspiral Carpets - Life, R.E.M - New Adventures in Hi-Fi, Nada Surf - High/Low, David Bowie - Earthling, My Bloody Valentine - Loveless, Orbital - Blue Album, Peaches - Fatherfucker, Unkle - Psyence Fiction cogaltilabilecek orneklerin azinlik hali... Manic Street Preachers'in Everything Must Go'su ise gerek gecirdikleri badirelere ragmen hayatin devam ettigini anlatan tematik bir soylem, gerek album ismi, gerekse citayi yukseltip yukardakilerden farkli olarak ustune tum bunlari anlatan bir sarki olmasi itibariyle 3 cephede birden savas vermektedir. The Cure'un hem temasinin, hem sarkisinin, hem de albumun isim babasi Disintegration da bu alanda hizmet veren agir iscilerdendir.
Bir de yukardaki durumdan farkli olarak biraz daha direkt mesaj iceren album adlarina rastliyoruz. Bu taktige dair Suede- Coming Up, The Stone Roses - Second Coming, Happy Mondays- Yes, Please, New Order - Get Ready orneklerini verebiliriz. Bu mesajlar da dinleyiciyle iletisim kurmak amaciyla verilir fakat normalden biraz daha sartlandirma, dinleyicileri verdikleri mesaj minvalinde dinlemeye sevketme, empati kurdurma istegi hakimdir. Aslinda bazilari bir nevi anlasilma kaygisi da icerir, bu konuda sizden yardim ister.
Gelelim kategorize edemedigimiz orneklere. Bunlardan biri, her uygulandiginda rakibe saskinlik veren, bir albumde yer alan sarki isminin baska bir albumde isim olarak yer almasi formuludur. Ornegin (yine) Manic Street Preachers'in yeni bir era yaratan "Forever Delayed" adli parcasinin adini, single'larindan olusan toplama albume vermesi, Lush'in Split albumundeki "Love Life" sarkisinin bir sonraki albume isim olarak secilmesi bu sinifin carpici - ters kose orneklerindendir..
Bir baska guzide strateji de, sarkilarin icinde gecen (fakat sarkiya adini vermeyen) bazi soz obeklerinin album ismi olmasi. Bunun "motive"lerini sorguladigimizda de farkli alternatiflere ulasiyoruz. Sozgelimi; grup/kisi album adini ozellikle sakli bir soz obeginden yaratmak istiyor, ve bu gayeyle arayisa girip en uygun gordugunu cimbizla cekip aliyor olabilir. Veya tamamen hesaplanmamis bir durum da olabilir. Mesela albume isim aranirken ilgili soz obegi 12 den vuruyor ve siki siki sariyor. Primal Scream- Vanishing Point buna en cuk ve guzel ornektir kanimca. Nedir bu? Albumun hit parcasi "Kowalski" icinde gecen "Vanishing Point" sozunun album adi olmasi... Ayni durum Stereophonics'in 2. albumleri "Performance and Coctails" icin de gecerli. Albumun acilis parcasi "Roll Up and Shine" icinde albume ismini veren bu soz grubuna rastliyoruz. Interpol de bu yola giden gruplardan biri olmus, NYC adli sarkilarinda gecen "It's up to me now, turn on the bright lights" dizesinde almis olduklari bolumle albume "Turn On The Bright Lights" adini vermistir. Bazi orneklerde ise album adi goze goze sokulmakta, birden fazla sarkida kullanilmakta, adeta grubun mottosu olmaktadir. The Streets'in Original Pirate Material albumu, buna muteber bir ornektir.
Tabii her zaman daha sasirtici emsallere rastlamak mumkun. Muzik endustrisine en az kendi ismi kadar "peripheral" muzisyenlerden Perry Farell'in Jane's Addiction sonrasi grubu Porno For Pyros'un yine Porno For Pyros adli albumlerinden bakiniz yine Porno For Pyros parcasi tum dengeleri alasagi eden cinsten. Yani hem grup-hem album- hem de sarki adi.. Hem de su "2. sarki" metaforuna destekci bicimde albumde 2. track olarak. Boyle manyaklarin oldugunu bilmek bize kafa patlatma konusunda guc vermeye devam edecektir.
Malum album albumu aciyor, taktik taktigi kovaliyor, sayi sayiyi takip ediyor. Ama muzik yapanlar bu dengelere mesai harcadiklarina hic uzulmuyor. Zira yaptiklari her deney, urettikleri her fikir, bu ugurda aldiklari keyif verici her madde kendilerine kanaat notu olarak geri donuyor. Son olarak da: basliktaki fikri muzik endustrisine, ozellikle yaptiklari sampler'larla adlarindan sikca bahsettiren muzik dergilerine hediye ediyoruz. Ilerde karsilasirsaniz TrashSurplus muzik doktorlari ve hastalarini hatirlayiniz.
|
| |
 |
"local william orbit/erol kose" |
|
|
| CIPLAK VATANDAS SENER SEN DIYOR KI: "USTAAA! BIZIM BI KURU VARDI N'OLDU?"
|
| |
Ciplak Vatandas'in 80'ler sinemasinin onemli yapitaslarindan biri olup olmadigi hakkinda ahkamlar kesip oradan da populer kultur capraz paslariyla ilerleyerek "post"u deldirmi$ "modern" bir yazi yazmayacagiz sizlere. Bizi ilgilendiren daha cok "bol kepce" lokantalarinda kuru(fasulye) isteme sanatiyla ilgili.
Ama herseyden once sunu belirtelim: Ciplak Vatandas'in daha yillar oncesinden, simdilerde olmayan rahmetli sosyo-ekonomik sinif ortadiregin butun dertlerini ve gecim sIkIntisini apacik ongordugu muhakkak. Ve eminiz ki pek cogunuz mutad C.tesi-Pazar gunu evden kipirdamama eylemlerinizde, birbirinden guzide ozel TV istasyonlari arasinda yaptiginiz "videodrome" yolculuklarinizda bu filme rastladiniz; bazen pas gectiniz, bazen de bir bolumunu izlediniz, ama biliyoruz ki bir noktada nasil olduysa oldu ve bu filmi oturup -en az- bir kez tam olarak izlediniz. Belki hatirlamiyorsunuz, belki cocuktunuz, belki de o an misafirlikte bilmemne teyzenin yaptigi borekleri cay ile ogutmekle mesguldunuz. Ama uzulmeyin, geregi yok. Cunku trashsurplus'a kardes lazim hem de daha cok. Kisacasi, gulle girsin top ciksin seklinde birkac paragrafla filmin gecim sIkIntisi ile ilgili yaptigi elestiriyi sizlere hatirlattiktan sonra esas akillarimizda yer eden bolumune deginecegiz.
Malumunuz, Sener SEN 80'lerin bir noktasinda cok cocuklu bir aile babasi olup, calistigi tek isten kazandigi maasiyla gecinememektedir. Evde cektigi cocuk ve e$ dirdiri ise katlanarak buyumekte ve kafasinda "Spor ve Sergi" tribunlerindeymiscesine yankilanmaktadir. Cocuklarin bitmek bilmeyen masraflari, karisinin temel gida ihtiyaclarini almak icin cektigi sIkInti, kasap, manav, bakkal ve hatta mahalledeki her dukkana olan irili ufakli borclar; bir yandan her eve giris cikista parazit yapan apartman yoneticisi, diger bir yandan ise her an surpriz seklinde cikabilecek baska alacaklilar...Anlayacaginiz, zor dostum zor.
Bir de filme yansiyan/yansitilan ev hali ve tabii basroldeki Sener $EN karakteri var kisaca degdirmemiz gereken: Kutu gibi odalari ve tavandan sarkan ampullerin verdigi acaip isik ile bir orta direk karargahi $EN'in evi. Evde bitmeyen cocuk gurultusu ise karisina meram anlatmaya calisan $EN'in konusmalarina bitmeyen bir arka fon muzigi. Tum bu baskilar icinde aldigi maasi daha ay ortasinda tukenen SEN"in "ezikligi" ile birlestirdigi "sakinligi" ise karakterin tam merkezinde. Hafif "kizgin" , zaman zaman patlama noktasina gelen ama asla "caresiz" degil. Daima bir cikar yol olduguna inananan, "umutlarla dolu" bir adam. Hep "iyi niyetli" ve o eziklikten beklenenin aksine son derece "pratik zekali", cabuk dusunen, cabuk hareket eden, geckin yasina ragmen hala enerjik bir tip. Utandigi olaylar karsisinda --ki herkese borclu oldugundan ve bir suru du$uk gelirli i$ ile ugrastigindan utanmak ve utandirilmak onun vazgecilmez kaderi-- caktirmadan serin kanli davranmaya calismasi, pratik bir cozum arayisi icerisinde yaptigi hareketler ve soyledigi sozler ise, espri anlayisinin, kara mizahinin, hatta Turk Sinema Tarihinde "kara mizah"in ulastigi doruk noktanin tek gercek sebebi. Tabii tum bunlarin arkasinda da Sener SEN'in bizim kalemimizin anlatmaya gucu yetmeyecek kalitedeki oyunu var.
Film boyunca SEN degistirmedik i$, yapmadik isportacilik turu birakmaz. Her turlu yiyecek-icecek saticiligindan, tuhafiye ve kirtasiye urunlerinin pazarlanmasina kadar en az 30 degisik i$ dener, ki filmin mizah kaynaklarida bu sahnelerden gelir zaten. Yarim yamalak aklimda kalan filmden ise, unutamadigim ve hala daha esprisini yaptigim tek sahne var geriye kalan:
Denedigi onlarca isin arasinda, yolu bulasik yikamaciliginada duser elbet. Eskilerde her yerde cokca bulunan, kucuk esnafin degisilmez ogle yemegi mekanlarindan bir "bol kepce" lokantasinda i$e girer SEN. Ciplak, killi vucudugunun ustune giydigi komik beyaz onluk ile turku soyleye soyleye bulasiklari yikamaktadir. Ama olmaz demeyin oyle bir fiziksel yapisi vardir ki bulasik yikanan yerin, neredeyse masalarin tam yani ve musterilerle ic ice. Her kapidan giren musteri ise/ Muhtemelen, kapidan iceri giren her musteri ister istemez SEN'in gururunu biraz daha incitmekte ve huzursuzlugunu arttirmakta. Iste olanlar oluyor ve sonunda mahalle e$rafindan bir kac tanidik lokantaya giriveriyor. Sener SEN'de yapacagini yapiyor, tabagi canagi birakip i$ik hiziyla askida asili olan pardesusunu kaparak, killi ciplak vucudunun uzerine gecirdigi beyaz onlugun de ustune giyiveriyor ve simsekten de hizli cakarak o bildik tavriyla en yakin masaya oturup, klasik SENER SEN BACAK BACAK USTUNE OTURMASINI / GULUMSEMESINI gerceklestiriyor. Ustu ba$i kopuk icinde sirilsiklam; ama o vaziyeti kurtardigina ve hic caktirmadigina cok emin sesleniyor garsona: Ustaaa! Bizim bi kuru vardi noldu?
|
| |
| "meksika filmlerinin unutulmaz yonetmeni" |
 |
|
|
| "Robert DeNiro Aci Ceker, Clint Eastwood Esner" |
| Sergio Leone |
| |
O yillarda Amerika'da kimsenin goremedigi neyi gordunuz Eastwood'da?
Leone: Bir hikayeye gore, Michelangelo'ya yuzlerce mermer tasinin arasindan ozellikle birisini sectiginde onda ne gordugunu sormuslar. O da Musa'yi gordugunu soylemis. Ben de size bu hikayeyi anlatabilirim, ama tam tersinden. Bana 1964' de bir TV western serisinde adini bile bilmedigim ikinci sinif bir rolde oynayan Eastwood'da ne buldugumu sorduklarinda, ben de cevap olarak, cok basitce, bir mermer parcasi buldugumu soyleyebilirim.
Clint Eastwood gibi bir aktoru Robert DeNiro gibi birisi ile nasil mukayese edersiniz?
Leone: Eastwood'u DeNiro ile mukayese etmek zor. Ilki bir tur balmumumundan yapilma maske gibi. Aslinda dusunurseniz ayni meslekten bile degiller. DeNiro, kendini o rolden bu role atan, baskasinin belki paltosunu asacagi bir role, dogal ve zarif bir sekilde, kisilik koyan birisi. Halbuki Eastwood kendini bir zirhli elbisenin icine atar ve pasli siperligi asagi ceker. Iste o pasli siperliktir onun karakterini olusturan. Asagi cekince Venedikteki Harry'nin barindaki martini kadar kuru bir gicirdama ile tangirdayan da onun karakteridir. Ona (Eastwood'a) dikkatli bakin. Eastwood patlamalar ve kursun yagmurlari arasindan bir uyurgezer gibi gecer, ve hep aynidir-bir mermer parcasi gibi. Bobby (DeNiro), herseyden once, bir aktordur. Clint, herseyden once bir stardir. Bobby aci ceker, Clint esner.
25. Kare, Ocak-Mart 98
Unforgiven, Sergio Leone ve Don Siegel'a adanmis…
Eastwood: 10 yildir Leone'yi gormemistim. Cannes festivalinde Bird'un gosteriminden sonra, Italya'ya bir kacamak yaptim. Sergio keyifsizdi. Ogle yemegi yedik, ilk kez birlikte oturuyorduk. O kadar iyi vakit gecirdik ki, o aksam Lina Wertmuller'ide alip yemege cikmaya karar verdik. Sergio tamamen rahatlamisti, cok iyi vakit gecirdik, cok gulduk, cok ictik. Onu hic o kadar dingin gormemistim. Birkac ay sonra oldu. Kendince bana veda etmis oldugunu hissettim.
Antrakt, Aralik 92
|
 |
|
| Daha hastalikli bir nesil icin; sulfurik asit icin, sulfurik asit icirin... |
| |
Trash Surplus muzik doktorlari ve hastalari olarak, ara ara yeni cikis veya calismalara dokunurken, bu kez genelde ilgi alanimiza giren ve kaleme alma konusunda bizi heyecanlandiran (acikcasi su an cok begeniyor ve dinliyor olmamiza ragmen her yerde bulabileceginiz Franz Ferdinand bahsinden daha fazla heyecanlandiran), cok da gecmis olmayan gecmiste muzik endustrisinde yer almis, belli bir kesme kendini sevdirmis veya en azindan denk gelindiginde iyi geri-donusler almis olusumlardan birine yer veriyoruz. Bu vesileyle onceki sayida vermis oldugumuz sozlerden birini de tutmus oluyoruz. Eminiz bir ara denk gelmis olanlarda "aa, onlar da vardi di mi?" veya "saglam gruptu ya, ne oldu acaba" seklinde dusunsel tinilar yaratacaktir. Mutemadiyen dinliyor veya dinlemis olanlara ise zaten birsey demiyoruz, sasi baksinlar sasi kalsinlar.
Konuk "indie rock" (kimilerine gore saykadelik pop) grubumuz, Londra'dan bir dortlu; My Vitriol. Grup ismini, Graham Greene'nin "Brighton Rock" adli romaninda gecen, savas zamani Ingiltere'de kotuluklere ve etrafinda kol gezen siddete karsi kullanmak ve kendini korumak uzere yaninda bir sise sulfurik asidle (vitriol) dolasan 17 yasindaki bir karakterden referansla aliyor. Ama grubun kalkip kendileriyle hic bagdasmayacak bir ismi referans secmeleri de akil kari olmazdi. Nitekim My Vitriol muzigi, "vitriol" kelimesinin bir baska sozluk anlaminda icerdigi muhteviyati da buyuk oranda kapsiyor, hatta yeni acilimlar getiriyor. Trajik self-ironi, acitan sarkazm, kirici ve genelde kayip gerceklik, psikotik acmazlar, insani ele geciren ve icinden cikilmaz ekstatik- histerik ruyalar...
My Vitriol, 1998 yilinda grubun Sri-Lanka asilli vokalisti Som Wardner ve davulcu Ravi Keseveram tarafindan kuruluyor. 2001 yilinda, nihayete vardirdiklari burokratik islemler sonucu yayinlamis olduklari "Fineliness" albumu ise rock camiasina bomba/ rap seklinde gelmese de de bir tatli huzur aliyor, sana bana ona buna kuvvet veriyordu. Ozellikle bu albumde yer alan "Always Your Way", "Grounded", "Cemented Shoes" gibi parcalar benzeri muzik turu dinleyicileri arasinda epey ragbet gorurken, o donem seri fabrikasyon uretimi haline gelmis fakat ayni kalibin disina bir turlu cikamayarak cepten yiyen, yerken bizi de tuketen ve cekilmez bir tekrara giren "modern rock" camiasindan bunalan bizlere de rahat bir nefes aldiriyordu.
Aslinda My Vitriol'deki farkliligi ya da orjinaliteyi tanimlamak da pek kolay degil. Hani muzikal acidan cok zengin oldugunu soylemek zor. Ornegin enstruman anlaminda yeni ya da bilindik rock gruplarinin kullanmadigi farkli birsey olmadigi gibi, bunlardan en temeli olan gitarda bile bir the Auteurs, Stone Roses, Wedding Present veya Suede gibi kendilerini simgeleyen gitar tinilari da kulaga carpmiyor. Fakat butunsel anlamda kendilerine ait birseyler oldugu acik. En onemlisi kendi muzikal duruslarina oturtup, genis zamana yaymaya ve yansitmaya ugrastiklari sorunlu-caresiz gunumuz insani portresini, sinik psikolojisini, tepkisel zayifliklarini, yasadigi kaotik atmosferi ve yumak haline gelmis duygu karmasasini desibele cok ayarinda vuruyorlar. Tabii bu ayar ayarsizligin ta kendisi. Tipki ahenkten uzak insan dogasindaki ic ayarsizliklar gibi. Bu da karsimiza oldukca gurultulu, agresif, diskord, saykadelik, bazen hiperaktif ve belli bir kalipta kendini tatmin edemedigi icin kabina sigamayan sizofrenik gitar tinilarini cikariyor. Vokalin de bu muzige kusursuz (aslinda yine sartlar geregi kusurlu; yer yer kirilgan ve muzikte kaybolan, yer yer bilakis baskin cikan) entegrasyonuyla ozgun sayilabilecek bir tarz cikiyor.
Uretkenlik konusunda tabii ki cok istikrarli bir gruptan bahsetmiyoruz. Zaten istikrarli olsalardi bu tema altinda burda kendilerinden bahsediyor olmazdik. Kayip halleri bizi yazmaya itti. Belki sessiz sedasiz dagilmis ve bunu deklare etmis de olabilirler. En son Fine Lines albumunun bir yil ardindan "Finelines/ Between The Lines" isimli, Finelines albumunun yani sira b-yuzleri ve canli kayitlardan olusan cift-CD lik bir album yayinladilar. Hatta soylediklerine gore grup elemanlarinin bundan pek haberi bile olmamis, insiyatif tamamen plak sirketindeymis, ama onlar da cikan calismayi begenmis. Sonrasinda pek izlerine rastlayamadik. Acikcasi ozgun bir tarza sahip olmalari yeni calismalarinda bu tazeligi koruyacaklari ve daimi ilgi cekecekleri anlamina da gelmiyor. Bu konuda beklentimiz yok, uretseler de olur uretmeseler de. Bizim burdaki icraatimiz icin yukarda bilmem kac cumlede anlatmaya calistigimiz, aslinda en klise haliyle zamaninda "kendilerini ifade edebilen, anlatacak seyleri olan" bir calisma yapmis olmalari kafi. Onun disinda muessesemiz My Vitriol'den de sorumlu degildir.
Neticede bildigim iki sey var. Birincisi hicbirsey bilmedigim, ikincisi de: Muzikte cesitlilige inanan ve yelpazeyi mumkun oldugunca genis tutmaya calisan, fakat temel-yaygin bazi muzik turlerinden de kendini alamayan, en azindan iyi ornekleriyle her daim hasir-nesir olmak isteyen muzikseverler icin My Vitriol'un Fineliness albumu bir koleksiyon nesnesi olabilir... Diyerek burada duralim ve sizi "Grounded" sarkilari icin cektikleri klibe cekelim. Hatta isterseniz klibi bir kez daha cekelim.
My Vitriol - Grounded (2001)
Daha once Hybrid (hatirlamayanlar hatirlayanlara hatirlatsin), Wannadies, Ash, Junior Jack gibi markalara klip cekmis olan Jeff Thomas imzasi tasiyan bu klibin basrol oyuncusu, Trash Surplus okuyucularinin pek de yunan olmadigi bir isim; Vincent Gallo. Yani tutmaya calistigimiz sozumuzun apsisinden gecen isim. Ordinatindan gecen My Vitriol ile paralel dogrular degillermis ki, bir noktada kesismisler. Ama epey uzaklarda bir noktada... Harita metod kareli defterin disina ciktigi kesin, belki bildigimiz E duzleminin bile disinda...
Olaylar Ingilterenin kirsal bir kesimindeki servis istasyonu cevresi ve cafe'sinde gecemiyor. Geciyorsa da Vincenzo ve biz gibi ölümlulerin algi spektrumuna giremiyor, haliyle biz de o ne gorurse/goremezse onu goruyoruz/ goremiyoruz. Gallo'ya oynanan bu akil oyunlarinin mumessilleri arasinda My Vitriol elemanlari da var. Nasil mi? Bir bilsek... Yine de deneyelim, basa donelim.
Bay Gallo Ford Mustang'inin yanibasinda, kus sesleri esliginde baygin halde yerde yatiyor. Aglarini oren klip senaryosunun kendisine sapladigi olumcul donguye girmek uzere ayaga kalkiyor. Kendi kendine konusmak suretiyle- bizlere de "vah vah, gecmis olsun evladim" dedirtecek sekilde, kifayetsiz ve umutsuz bir durum analizine girisiyor. Ele gecirilmis oldugunun sinyallerini aliyoruz ve isi gercekten cok zor. Klipte daha sonra gorecegimiz sahneleri retrospektif bicimde kendine anlatiyor cunku zaten en az bir tur atmis durumda. Hani belki bir sonraki denemesinde farkli birseyler olabilir ve o donguden cikabilirmis umudunda...
Arabasinin anahtarini aliyor, kapiyi acmaya yelteniyor ki kapi zaten acik. Grup elemanlarindan Som Wardner'i cafe'ye girerken goruyor. Yola cikiyor, epey yol yapiyor, donuyor donuyor ve ne gariptir ki yine ayni cafe'ye geliyor. Iceri girdiginde yine kimse yok. Masanin uzerinde bir kahve fincani goruyor ve kahveden bir yudum aliyor. Tipki daha once muhtemelen 20 kez almis oldugu gibi. Ve yine daha once 20 kez durumu farkedince sinir krizine girip firlatmis oldugu gibi bu kahve fincanini da firlatiyor. Tekrar dusunmeye ve hesap kitap yapmaya basliyor, envanter cikariyor. Yine vardigi hicbir nokta yok; borc hanesi alacak hanesine tecavuz etmis durumda. Envanter, kafayi siyirma raddesine kalan ve giderek azalan mesafeden baska birsey gosteremiyor. Ama benim gibi onun da bildigi iki sey var. Birincisi hicbirsey bilmedigi, ikincisi de bu isin giderek sakat bir vaziyet aldigi. Giriyor, cikiyor, kahve iciyor, fincani atiyor, tekrar yola cikiyor, suruyor, yine cafe'ye geliyor, aralarda grup elemanlari dikiz aynasinda veya gorme alaninda beliriyor, peslerinden gidiyor, hersey ayni ayni hep ayni. Memento'daki gibi kendisine hastalik icad eden bir sizofrenin aksine, henuz sINIRI gecmemis ya da gecmedigine inanmak isteyen ve hastaligin bizzat kendisini buldugu, herseyin farkinda bir vaka var karsimizda. Tabii ne biz bunun farkindayiz ne de polis farkinda.
Caresiz ve artik kafasinda tasimaya yer kalmadigi soru isaretleriyle birlikte ataga kalkan panikle cafe'den cikiyor. Kosmaya basliyor, ayagi takiliyor ve ucurumdan asagi dogru yuvarlaniyor. Epey yuvarlandiktan sonra yamac bittiyor ve baygin vaziyette duzluge variyor. Ama o da ne?
Bay Gallo Ford Mustang'inin yanibasinda, kus sesleri esliginde baygin halde yerde yatiyor. Aglarini oren klip senaryosunun kendisine sapladigi olumcul donguye girmek uzere ayaga kalkiyor. Kendi kendine konusmak suretiyle- bizlere de "vah vah, gecmis olsun" dedirtecek- sekilde, kifayetsiz ve umutsuz bir durum analizine girisiyor. Ele gecirilmis oldugunun sinyallerini aliyoruz ve isi gercekten cok zor. Klipte daha sonra gorecegimiz sahneleri retrospektif bicimde kendine anlatiyor cunku zaten en az bir tur atmis durumda. Hani belki bir sonraki denemesinde farkli birseyler olabilir ve o donguden cikabilirmis umudunda.
Isin enteresani, hersey cabuk olup bittigi ve biz de birsey anlamadigimiz icin ayni muhakemelere biz de giriyoruz. Gallo uzerinden kimlik olusturarak, onla yatip sasi kalkiyoruz.
Ve finalde su talihsiz yakarisi duyuyoruz:
"I just wish.... I wish i could figure it out"
|
| |
 |
"local boyracer" |
|
|
OKUYUCU KOSESI: Biz size surplase olamazsiniz demedik, adapte olamazsiniz dedik: |
filosoflar, dilbilimciler ve Nietzsche-ci tarihciler bize birsey ogrettiyse
o da hicbir kavramin, kurumun veya surecin surekli kendinden menkul
olamayacagi ve kapali bir olusum olarak kalamayacagidir. o zaman neden bu
internet denen `nane` baska amaclar icin de kullanilmasin ve onlara alet
edilmesin ki? biz de hayal-i cemaatlere bir yenisini daha eklemek istedik.
zamaninda, devrimci bolseviklerin dedigi gibi: `zorlamaya zorlandik`.
napster`in muzik duzeyinde yaptigini baska alanlarda yapmak... bir nevi
kulturel kapital`in uretilip artik deger `surplus` olarak ortaya cikarildigi
ve degisildigi bir nokta, bir alan olmak. bu surecin kendisi zaten
kacinilmaz olarak bir alt-kulturu ve kollektifligi beraberinde getirecektir.
o zaman denecek tek soz var o da: sanal ve hayal-i e-zin`iniz
`trash surplus`, anonim ve amator yazarlarini ariyor. her ama her turlu
ciddiye alinarak yazilmis baskalariyla paylasmaya deger gordugunuz geyigi bu
site`de yayinlamaya haziriz. zaten ilk sayinin yazarlari bu noktada citayi
en dibe koyarak sizlere moral vereceklerdir. ilk sayinin temalari genellikle
sinema ve musiki alanindan secilmis olsa da bu kimseye `trash surplus`in
omurgali olduguna dair bir izlenim vermesin. Bir gece ansizin gelebilirsiniz...
info@trashsurplus.com |
| |
Kizlarin Hayatlarinin Filmi Ilan Ettigi Endise Verici Filmler Kusagi : "Amelie"
Binbir israrla izledigim bu film,"bilmeyenlere" cok sey anlatirken "bilenlere" pekte enteresan gelmediginden bu kusagin bir numarali filmi olmaktan kurtaramiyor kendini. cok nadir de olsa iyi filmler cikarabilen fransizlar(!) (bkz: Betty blue, La Haine) gisede baltayi milyon dolarla dolu bond cantaya vururken, topragi turkiye olsa da aslen bagimsiz amerikali olan genclerin gozunde baltayi yalnizca heidi nin dedesinin elindeki gereksiz konsept olarak kullanabiliyor. cok ilginc fikirlerle harika bir film cektigini zanneden yonetmen, belki de Kasowitz'i oynatarak hayatinin en iyi isini yapiyor. Zaten Kasowitz'in de ne kadar matah bi adam oldugu, Pascal Nouma nin hayat hikayesinin anlatildigi La Haine'den sonraki bir tarihte cekilen Crimson River - Kizil Nehir'den sonra gayet tartismaya acilabilir. Hayatta evde oturup butun gun televizyon seyretmenin degerini cozememis olan Ameli'nin 5 parmagina 5 cilek sokup hepsini birden yemesi, yasi kucuk oldugu icin anlasilabilir bir olay. Ne var ki hikayenin ilerleyen bolumlerinde Ameli'nin bir oglan icin girdigi binbir zahmet, maalesef uzuntu ve endise verici. Lips&Delta Erotic Shop'ta calisan ve ne is yaptigini hatirlayamadigim esas oglan, soyle Ameli'yi felegin cemberinden guzelce bi gecirirse kizin hali nicolur bence. Yine de insafli davraniyor ve en azindan "baska yapacak hic ama hic bi isiniz yoksa izleyebilirsiniz" anlamina gelen 5 uzerinden 2 yildizimla sereflendiriyorum bu filmi. Izleyenlere gecmis olsun.
|
| |
| "jilber beko" |
 |
|
|
| Bir Feylezof Bir Terim: Bertrand Russell ve Mantiksal Celisme |
| (Os. Mubayenet-i Mantikkiye, Fr. Logique-paradoxe, Ing. Logical paradoxe) |
| |
"Kral George IV. Walter Scott'un Waverly'in yazari olup olmadigini bilmek istiyordu" onermesi dogrudur, cunku Scott ilk romani olan The Waverly Novels'i takma adla yayimlamisti. Kral bunu Scott'tan sormus o da Waverly'in yazari olmadigi karsiligini vermisti. Oysa "Waverly'in yazari Scott'ti" onermesi de dogrudur, cunku oyleydi. Simdi bu iki onermeden Waverly'in yazari deyiminin yerine Scott deyimini ikame ederek yapacagimiz "Kral George IV. Scott'un Scott olup olmadigini bilmek istiyordu" onermesi hem dogrudur hem yanlistir, logique-paradoxe'tur. Dogrudur, cunku ilkece hic bir noksanligi yoktur. Yanlistir, cunku kral ozdeslik ilkesini ileri surmek isteyen bir filozof degildir. (Bkz. Neo-Positivisme)
"Bertrand Russell" (On Denoting, s.108)
Kaynak: O. Hancerlioglu, 1970 / Remzi Kitabevi
Apartan: trash sur+
|
|
| "Bilim-Kurgu'nun Politik Olani Olur Mu?" Demeyenler Icin; John Carpenter's Assault on Precinct 13* : Riddick'ten Once Yilan Plisken Vardi |
(*) 13. Karakolda gotlük var |
| |
Bu sefer bilenlerin bilmeyenlere, hatirlayanlarin ise hatirlamayanlara anlatamayacagi, dusuk butceli bir John Carpenter bilim-kurgusundan yola cikarak atip tutacagiz. Cunku bu filmi ne bilen ne de hatirlayan var. Bu da bizim i$imizi iyice kolaylastirip buralarin tek efendisi yapmaya yetmekte…
Bazi filmler vardir, daha bir karesini gorur gormez o filmde bir numara, bir guzellik, ecnebilerin "cult" dedigi ucuz ama bol gondermeli bir sanat urunu havasi oldugunu sezersiniz. Iste 90larin hemen basinda ATV isimli, o donem cesitli surprizlerle hayatimi kaydirmis Turk TV kanali yoneticisi yapacagini yapiyor ve kazayla veya kasten bu filmi gece yarisi 3 te oynamaya-oynattirmaya basliyor. Ben ise ortasindan daldigim, simdi hic bir bok hatirlamadigim bu filmi farkinda olmadan TV'de gorunce, gozlerim parliyor ve daha once hic seyretmemis olmama ragmen "bu o" deyip, 70'lerin bu Quentin Tarantino estetik ve zevkinde cekilmis, renk-goruntu ve atmosferi ile endustrinin ote tarafinda duran, alttan alttan surekli politik mesajlar dayayan sanat eserini izlemeye koyuluyorum.
Sonraki yillarda Carpenter'in tum filmlerini izlemem beni hic bir ortamda tasdiksiz bir uzman bile yapamiyor ama Carpenter'in "Escape From NY(***), They Live, The Thing, In The Mouth of Madness" gibi saheserleri onun sinemasini iyice anlamama yetmekle kalmayip, evirip-cevirip bir cok seyin suclusu olarak Amerikan hukumeti ve hatta bizzatihi Amerikan Baskani'ni caktirmadan hedef gosterdigini, ne yapip edip bilim-kurgu ogelerine anlamlar yukleyerek komunizm propagandasi yaptigini ya da bu islerde, bu duzende bir gotluk oldugunu manyellemek istedigini anlamama/anlatmama yardimci oluyor.
Ozellikle ilk donem filmlerindeki, belaya davetiye cikaran karanlik atmosfer ise 80 ve 90larda cekilecek bir cok bilim-kurgu'nun referans noktasi oluyor (Izleyiniz: Escape From NY). Gerilimi Hitchcock'tan odunc aliyor, kendi besteledigi minimalist elektronik muziklerin ustune, dogru duzgun bir sebep bulmadan ya bir uzayli ya da seytani bir ruh yaratip senaryoya bir guzel de monte ederek hepimizin altina sictiriyor (Christine, In The Mouth of Madness, The Thing, Halloween). The Fog'da eli baltali adamlarin nereden ciktigini gostermiyor, Assalut on Precinct 13'de kamerayi bir kac saniyeligine bile olsa karakolun disina cikaripta, etrafimizi kusatan eli silahli adamlarin bizden ne istedigini anlatmiyor ve koskacaman bir "?" isareti ile iyice bagliyor bizleri filme. Escape From NY'da Amerikan Baskani'ni hapishane serserilerinin eline $aklaban yapip, af diletiyor, They Live'de ise sinema tarihinin en uzun dovus sahnesini cekiyor.
Kurt Russell'i cok seviyor ve Elvis'te ona krali oynatiyor, sarki soylettiriyor. Sonra ise Snake Plisken isimli her erkegin ornek almasi, orta-okul mufredatlarinda onemli edebi karakterler bolumunde anlatilmasi gereken bol sakalli karakteri yaratiyor. Plisken bir film karakteri bile olsa tum sinema dunyasi'ni got ediyor (oha etmiyor); dolar uclemesinin uzerine soylenmis "Clint Eastwood'dan sonra bir daha cikmaz" denilen duyarliliktaki karakterlerin sinema dunyasina tekrar duhul edisini haber veriyor. Politik mesajlar ise Carpenter'in hep kafasinda ama sinemayi ve sinemayi sinema yapan ayrintilarida asla unutmuyor, The Thing'de hepimizi bilinmeyene surukleyip Plisken duyarliligindaki MacReady karakteriyle soguk kanli olma dersleri veriyor.
Tum bunlardan once cektigi Assault on Precinct 13 "13. Karakol'da Götlük Var" ya da "13. Karakol Götlere Gelmi$" ise ba$indan sonuna kadar kucuk bir mahalle "neighborhood" karakolunda gecen; karakoldaki polislerin götu kurtarmak icin tum mahkumlari saliverdikleri yetmiyormus gibi hepsinin eline bir de makineli tufek tutu$turdugu, karakol sakinleri (Amerikan hukumeti ve destekledigi gerilla gruplari) ile nedenini bilmedigimiz sebeplerden dolayi -ama eminim ki bir neden/sebep bulabilirler- karakolun etrafini kusatip "di$arda dayak var" imalariyla yaylim atesi acan karanlik bir grubun (herhangi bir kurtulus destekcisi terrorist grup) arasinda gecen inisli-cikisli duygusal iliskiyi anlatan, entrikalarla dolu bir duygusal-karate. Ve simdi aldigimiz bir habere gore de 2005 yilinda bu onemsiz filmin yeni bir cevrimi yapilacak. Tum onemsiz sinema uzmanlarina duyurulur.
(***) Yaklasik 20 yil sonra bu filmdeki zamana karsi yari$ fikrinin "24" isimli dizide suyu cikarilacaktir.
Carpenter Filmografisi
Ghosts of Mars (2001)
Vampires (1998)
Escape from L.A. (1996)
Village of the Damned (1995)
In the Mouth of Madness (1995)
Memoirs of an Invisible Man (1992)
They Live (1988)
Prince of Darkness (1987)
Big Trouble in Little China (1986)
Starman (1984)
Christine (1983)
The Thing (1982)
Escape from New York (1981)
The Fog (1980)
Elvis (1979) (TV)
Someone's Watching Me! (1978) (TV)
Halloween (1978)
Assault on Precinct 13 (1976)
Dark Star (1974)
|
| |
| "meksikali kevin karter" |
 |
|
|
| Gus Van Sant'dan mujde bize: Zarif, saglam, esnek Drugstore Cowboy |
| |
Yillardir suregetirdigimiz bir "pleasure-delaying" eylemi daha mutlu sonla bitti. 90larin ikinci yarisinda, artik tarih olmus
CEY TV adli bir kanalda yakaladigimiz, o gunden beri tekrar gormek istedigimiz fakat sanki
israrla kismet etmedigimiz Gus Van Sant'in 1989 yapimi bagimsiz filmi Drugstore Cowboy'u sonunda tekrar yar
ettik kendimize... Risk analizi de yapmadik. Acaba kendi kafamizda yarattigimiz bir "myth"miydi, bu iste bir "myth" yenigi var miydi? Yuzlesmemek, hafiza kadrosundan kaptigi mevkiyi degistirmemek icin ozellikle mi denk getirmemistik? Tipki hali saha maclarinda tekrari olmayan guzel goller, ya da tekrari olmayinca kiymete binen hersey gibi... Fakat telasa da mahal yoktu. Gus Van Sant kasesi tasiyor olduktan sonra, arada gecen zaman belgede ne gibi bir tahribat yaratabilirdi? Nitekim tarih ya da aklimizin bize oynadigi oyun yaniltmadi; ya tarih tekerrur etti, ya da bizim gormek isteme seklimiz. Ama farkerder mi tarih ya da mytholoji, kazanan yine kardeslik ve patoloji...
Van Sant ara sira yaptigi gibi burda da mesaj iletimi derdinde degil, sadece kendine has siirsel-sakiyan cekim teknigiyle kamerasindan yavasca akiyor ve
Terminator 2'deki civa adamdan farkli olarak dokundugu her karakteri kendine benzetiyor. Yine tematik bir filmden gorsel/sanatsal bir sova uzuyor, yine "kült"üyor, "kült"türuyor.
Kesinlikle cok basarili bir "uyusturucudan arinma" hikayesi degil ama zaten ana tema da bu degil. "Junkie"nin (Matt Dillon) ozgun karakteri, batil inanclari ve imalat arizasi dolu tavirlari hayatinin ve hikayesinin onune geciyor. "Bu karakter junkie oldugu icin mi boyledir?" sorusunun cevabi da kesinlikle hayir. Cevap: tamamen Van Sant'in kendi guzelligi... Cunku ana karakter junkie degil bir overlokcu, son utucu ya da trikotaj iscisi de olabilirdi. Uzerine de uyusturucu muptelasi ve 6. cennette uzatmalari oynayan bir tutam William Burroughs koydunuz ve kendi haline birakip konusturdunuz mu bizim sigortalar zaten atiyor. Yapacak fazla birsey kalmiyor, sapkayi onumuze, pardon yatagin uzerine koyup dusunmekten ve hayatin sonraki gidisatini seyre dalmaktan baska...
Not: Kiskanc kadinlar, kocaniza Kelly Lynch izlettirmeyin.
|
| |
 |
"lokal aticilik kulubu lokali baskani" |
|
|
| Entrika Icin Bir Vesile: Hitchcock'un MacGuffin'i |
| |
MacGuffin bir cihaz, bir "gimmick" ya da casuslarin pesinde kostugu bir kagit. Bildiginiz gibi Kipling' in oykulerinin cogu
Hindistan'da gecerdi ve Afganistan sinirinda yerlilerle Ingiliz kuvvetlerinin catismalariyla ilgiliydi.
Cogu casus oykusu olup olup iyi korunmus bir yerden gizli planlarin calinmasi cabalariyla ilgiliydi.
Gizli belgelerin hirsizi orijinal MacGuffin'di. Boylece "Macguffin" planlari ya da belgeleri calmak veya bir sirri kesfetmek gibi seyleri belirtmek icin kullandigimiz bir terim oldu. Bunlarin ne oldugu onemli degil. Bu nedenle mantik yanlilarinin MacGuffin'in ardindaki gercegi bulmaya calismalari yanlis, cunku amac bu degil. Bizi ilgilendiren tek sey, plan, belge veya sir gibi malzemelerin filmdeki karakterlere hayati onemde gorunmesi gerektigidir. Benim icin, yani oykuyu nakleden kisi icin bunlarin hic onemi yoktur.
Bu terimin nereden kaynaklandigini merak ediyor olabilirsiniz. Trendeki iki adami anlatan bir oykuden alinmis bir Iskoc ismi olabilir.
Adamlardan biri soyle der: " Su yukaridaki pakette ne var?"
Oteki yanitlar: "Ahh, o mu? Bir MacGuffin." Ilki anlamaz: "MacGuffin de ne?"
Oteki aciklar: "Iskocya'nin yaylalarindaki aslanlari tuzaga dusurmek icin yem".
Ilk adam "iyi ama Iskocya yaylalarinda hic aslan yoktur ki" deyince ikincisi su cevabi verir: "Iyi oyleyse. O zaman o da bir MacGuffin degildir."
Gordugunuz gibi MacGuffin aslinda hicbir sey degil.
|
| |
| "Alfred Hitchcock" |
 |
|
|
| STUDYOIMGE.COM' a Sari Kart (YIL 2004, Mayis) |
| |
Bu yaz ulkemizde hangi ismi konserde gormek istersin?
Alice Cooper
Whitesnake
Roger Waters
Mark Knopfler
Motorhead
Blackmore Night
Deep Purple
Evet, Studyo Imge artik yayin hayatina devam etmeyen, cogumuzun hala ozenle sakladigi ve arada bir acip severek okudugu, belkide TC sinirlari icerisinde cikmis-cikacak en nitelikli muzik dergisiydi(Ruhuna EL Fatiha).
Tabii ki yukaridaki soru Studyo Imge'den bir alinti degil. Soyle ki; rahmetlinin kemiklerini sizlatmaya bizimse sinirlerimizi germeye yeten bu soru, "WWW.STUDYOIMGE.COM" adresinde parazit yapan bir web sitesinden alinti. Yok hayir, 1977 yilina ait degil, birkac ay oncesinden. Baska derdiniz mi yok bunlarla ugrasiyorsunuz diyebilirsiniz, olsun.
BilMEdigimiz kadariyla orijinal Studyo Imge kadrosundan bir, bilemediniz iki kisiyi barindiran, ama ne hikmetse Studyo Imge'nin guzel adini kullanarak sanal dunyada yer kaplayan bu siteyi, sizlerinde huzurunda aklin yoluna cagiriyor ve bu cagini sasirmis anket sorusunu asagidaki ile tez zamanda degistirmelerini salik veriyoruz, ki "Turkiye'de niye kaliteli muzik yapilmiyor, niye Dunya muziklerini 10 yil geriden takip ediyoruz, niye barlarimizda -diskolarimizda *ik-sok muzikler caliyor" sorularinin muhatabi olmasinlar . Ya da soruyu "Asagidaki gruplarin hangisinin hayatta kalan elemani daha coktur" seklinde degistirsinler. "Yok efendim, studyo imge'nin okuyucu profili bu sanatcilara cok ilgi gosteriyor" diyorlarsa da zaten ta$ olmu$lardir.
Bu yaz ulkemizde hangi ismi konserde gormek istersin?
New Order
Royksopp
Beta Band
DJ Shadow
Jeff Buckley (isteyenin bi yuzu)
Blur
The Charlatans
R.E.M
|
 |
|
| DUNDEN BUGUNE MANITACILIK |
| |
Manitacilik hic suphesiz gunumuz dunyasinin en onemli mesleklerinden biri. "In fact I wouldnt go so far to call it "most important", but definitely "time consuming"". Hemen hemen herkes, gecimini sagladigi tam zamanli ise ek olarak, bu meslegi basarili ya da basarisiz sekilde surduruyor. Suphesiz bu konu hakkinda yiginla genclik dizileri (Dawsons Creek, That 70's Show), genclik sonrasi filmleri (Beautiful Girls), orta yas filmleri (Falling In Love) ve yaslilik filmleri (Someone s Gotta Give) var. Ama konu bir turlu netlik kazanamiyor, filmler hep "sonu mutlu bitti ama sonra ne olacak" hissi uyandiriyor. Iste bizler, bu onemli konuya kendi dairemiz icinde isik tutmayi siz degerli okurlarimiz icin bir borc bilmekle kalmayip, "Manitacilik" gibi onemli toplumsal fenomenleri cok sesli genis platformlarda tartismaya sonuna kadar inanan TrashSurplus ailesi olarak, konunun yillardir buyuk bir gucle suren "Gizem Imparatorluguna", tipki Emeviler ve Abbasilere (donuste de Karamanlilara) yaptigimiz gibi, son vermek istedik. Bu gizem cozulecek, ama nasil?
Usenmedik, arastirdik. Bakalim sanal olmayan kutuphane sozlukleri bizlere bu konu hakkinda neler diyor?
Manita is. (mani'ta) It. argo Manitacilikla para sizdiran dolandirici: "Bu kilcik Nazim filan, manitaci herifler." - A. Ilhan
Manitacilik, -ği is. argo Tanisiyormus gibi yaparak para sizdirmak isi, bir cesit dolandiricilik.
Inanilmaz degil mi? Dikkat edin, neymis manitacilik sonunda: "Bir cesit dolandiricilik". Hepimiz zaten birer gunahkardik. Artik dolandirici da olduk. Bu bakis acisindan daha once hic bakmamistik olaya. Megersem karistigimiz sayisiz dolandiricik vakasi varmis. Varin, siz kendi sicilinizi ortaya dokun, sakin hafifletici sebepler (nefsi mudafaa) bulmayin, "iyi hal" den dolayi falan kendinizi kandirmayin, cezanizi para cezasina cevirmeyin. Aslinda hepimiz birer dolandiriciyiz.
BILIMSEL YAKLASIM - LAMARR PRENSIPLERI, 2004
Bu tabii ki karsilikli bir etkilesim. Korkunc bir zincirleme reaksiyona sahip, tam olarak bir "take a piece and pass it on" durumu:
Manitanin etrafinda dolaniyoruz. Bu dolanim hareketinde kazandigimiz acisal hizdan (w) dolayi korkunc bir enerjiye sahip oluyor [onemli not (special case): "ask" durumunda, surtunme kuvveti "0" a cok yakin bir deger oldugu icin, acisal hiz ve enerji maksimumdadir], enerjiyi kesinlikle kontrol edemiyoruz. Enerjinin bir kismi bizim kendi etrafimizda donmemizi saglarken (donme), bir kismi manitamizin kendi etrafinda donmesini (dolandirma) ve bir kismi birbirimiz etrafimizda donmemizi sagliyor (interactive circular motion). Unutmayin bu sirf bizim neden oldugumuz durum.
Bir de karsi taraftan gelen bir enerji var, onun icin de tum yukarida sayilan hareketler gecerli. Boyle olunca ortaya korkunc bir enerji cikiyor. Kopma Hareketi ve Enerjinin Korunumu: Ancak bir sure sonra sistemin icindeki parcalarin birbirlerine olan cekim kuvveti azaliyor (Lamarr Sendromu), ve bizler merkezkac kuvvetinin de yardimiyla sistemden ayriliyoruz. Lamarr, tum bu cikarimlarini yaparken, tabii ki "enerjinin korunumu" prensibini bir koseye atamazdi. Ayrilan parcalar,
- "Zehir atma seanslari" olarak bilinen doneme girer, ve donme hareketi olmadan yalnizca zehir atar.(Semi - interactive Poison Release Syndrome)
- "Zehir atma" donemine giren hasta, tamamen ayri bir sistemden gelen ve "Lamarr Sendromu"ndan nasibini alan diger bir hastayla birlikte yeni bir sistem olusturur. (Interactive Poison Release Syndrome) Unutulmamalidir ki bu durum dogada serbest olarak pek sik gozlemlenememis, ancak ozel laboratuar kosullarinda tam olarak gozlemlenmistir.
- Sistemden ayrilan hasta, yalnizca kendi etrafinda donmeye baslar. Yalniz burada sahip oldugu enerji, sistem icerisinde kendi basina dusen enerji miktarindan fazladir. cunku artik birbiri etrafinda donme yoktur ve buradaki enerji taraflar arasinda pay edilmistir. Bu enerji paylasimi olayini, Alman bir manita bilimci olan Kuntz ilk kez matematige dokmustur. "Ayrilma durumunda enerjiler kisilerin yari caplarina ters orantili olarak dagilir". Yani capi kucuk olan, her zaman sendromdan daha buyuk bir pay almaktadir. Ayriliktan sonraki donme hareketi, sinir bozukluklari, mide agrilari, uyku duzensizlikleri ve daha nice hastaliklara yol acmaktadir. capi kucuk olanin donme enerjisi daha cok olacagi icin (bkz Kuntz Prensipleri) hastaliklari da daha yogun olacaktir. Iste bu yuzden capi kucuk olan hastanin yasadigi surece "Dominant Self Destructive Poison Release Process", capi buyuk olan hastalarin surecine "Resesive Self Destructive Poison Release Process" diyoruz.
Donme hareketi dis etkenlerin de etkisiyle zamanla yavaslar ama asla "0" olmaz. Zamanimizda kimi Para - Psisik manita bilimcilerin "prophecy" sine gore, devrinin en buyuk bilim kurgu yazari olan Phlip K. Dick in bir enkarnasyonu "hafiza silme" yi gerceklestirecek, ve boylece Lamarr sendromundan ayrilan hasta "reset" lenebilecektir. Bunun insanliga ne gibi etki yapacagi bilinmemektedir. cunku Kuntz, bircok manitacilik surecinden gecen hastalarin zamanla durulduklarini, belli bir esik enerjisini gecenlerin (superposition zone) sanki hic manitacilik yapmamis gibi olacagini ve bu insanlarin cok kararli olacagini (noble state) konu hakkinda bircok deney yaparak, elde ettigi empiric data larla ispatlamistir.
TIBBI KESIFLER
"Manitacilik" terimini ilk kez bir Turk doktor, Haydar Dumen, yazmis oldugu bir makalede kullandi:
"Uzun suren bir manitacilik doneminin ardindan, hastalara her eczanede bulabilecekleri Turk Pop haplarini, daha yuksek doz olmadan dayanamayanlara Beatles, Elvis kapsullerini tavsiye edebilirim. Ancak yalnizca kirmizi receteyle satilan bircok The Smiths, James, Waterboys ignelerinden kesinlikle uzak durulmalidir. Ozellikle James igneleri oldurucu etkiye sahip olup; icki, sigara ve bilimum uyusturucularla birlestiginde intihara, mide kanamasina, bitkisel hayata, hayvansal hayata yol acabilirler."
Bu donemden sonra bircok fizikci, doktor, muhendis, yazar, berber, manikurcu, pedikurcu, falci konuyu etraflica tartismaya basladi. Olayin kisa zamanda cig gibi buyumesi bir takim gizli arsivlerde bulunan bilgilerin aciga cikmasina neden oldu:
Bundan yillar once manitacilik tedavisi nin en buyuk yan etkisi bitmek bilmeyen kusma nobetleriydi (Gunde ortalama 40 kez). Genc hastalar hastaneden iceri gizli gizli hint keneveri sokup zikkimlaniyorlardi. Bir sure sonra bu zikkimin kusma nobetlerini ciddi sekilde azalttigini farkettiler. Kendilerini bilime karsi sorumlu hissederek konuyu doktorlora ilettiler. Doktorlar olayi onayladilar ve bilimum komplex manitacilik iliskilerinin tavana vurdugu Ingiltere Kraliyet Sarayi doktoru dahil, bir cok tip adami bunu hastalarina tavsiye etmeye basladi. Olay buyuk ilac sirketleri tarafindan sezilince, paranin sut yanik kokusunu alan patronlar, empradorlar, kompradorlar ve matadorlar hint kenevirinin esansini kullanip ilac yapmaya basladilar. Ancak bu zikkimin dogada serbest halde bulunmasi tabii ki ilac satislarini etkileyeceginden, hukumetlere baski yapildi ve kullanimi yasadisi hale getirildi. Gerekce olarakta, ilaclarin cok daha belirgin miktarlarda tavsiye edilebilecegi (20 mg, 50mg vs.) suruldu. Zikkimin keyif icin kullanilmasi durumunun isgucunu de dusurecegi goz onunde bulunduruldugunda, kacinilmaz son geldi.
BILISSEL YAKLASIM - COGNITIVE APPROACH
Onceki tum pozitif ilimlerde oldugu gibi, bu konu da bilim adamlarinin ve filozoflarin simultane calismalariyla ilerledi. Filozoflar, bilim adamlari gibi yalnizca ciddi ve uzun sureli manitacilik sureclerini degil, tum surecleri mercek altina aldilar.
The so-called "Fuck Buddy" sureci (alkolsuz. relative song: Sex Bomb - Tom Jones),
"Seriousness Concentrated Pump Action" sureci (alkol orani - %5. Relative Song: A Little Less Conversation A Little More Action Please - Elvis),
"Semi-Serious Relation" sureci (alkol orani - %20. Relative song: Seninle Basim Dertte Ne Yapsam Bilmiyorum -Selami Sahin),
"Completely Serious Relation" sureci (alkol orani - %42-46. Relative Song: Dusundum Banka Soymayi, Ulu orta Soyunmayi, Tanidigim Herkesi Vurmayi, Affedin Depresyondayim - Goksel),
"Evlilik" sureci - Bircok filozof tarafindan "trans hali" olarak tanimlanir, manitacilik perspektifinden tartisilmasi halen bir tabudur.
Devami gelecek...
Cok Onemli Not: Yukarida yazilanlarin hepsi hayal urunudur. Lutfen evde denemeyin.
|
| |
 |
"bilbao kasabi" |
|
|
| Bir Ani: Hovarda Yillarim - Genclik basa bela #2 |
| |
Yine baya birkac yil oncesindeyiz... Ve gerceklestirdigim Paris ziyaretinde isler hic de istedigim gibi gitmiyor. Yine acili ve sancili bir ayrilik, depresyon jenerasyonu hezeyanlari, tatmin olmaz genclik kaygilari, deplasmanda olusun yarattigi ve bazen ozellikle arzu edilen "ice donus"un yonelttigi kendileri kolay fakat cevaplari zor sorulari... Istedigim sorudan baslayamiyorum zira bazilari on kosul sorulari. Uzerine ekim Paris'i, kasveti, grisi, ve en harmonik hayat seyrinde bile insani donuklastirmaya yeten o donuk puslu havasi.. Ama bir yandan heran hersey cok guzel de olabilir sanki. Yani bildik vaka-i salinan halet-i ruhiye durumlari, bilindik ergen cocuk sizlanmalari.
Abim ve sevgili esi, yeni basladigimiz ve devaminda sehir turu atacagimiz gunun sabahi bana ozel bir tercihim olup olmadigini sordular. Ben de Les Halles/ Chatelet bolgesiyle baslayabilecegimizi soyledim. Hani kendimi bir illuzyona birakmisim ya, o guzelim kaldirimlar sigara esliginde arsinlanacak, super hyper mega ultra top modellere tas cikartan, iddiasizca Chatalet'de yuruyen guzel kadinlarla goz banyosu yapilacak, bir ara belki kendimize odul verilecek ve dortyol koselerindeki kafelerden birinde vodka icilecek, mayisilacak, aylaklik yapilacak, kisaca hayattan bir sureligine de olsa uzaklasilacak, belki iyi bir baslangic olacak ve begenilirse sonraki gunlerde devami cekilecek.
Isler pek istedigim gibi gitmiyor demis miydim? Paralize halde, Harrison Ford'un pesinde oldugu Lotus'lardan biri misali dona kalmis/donna karanmis yuruyorum yollarda. Abim ve kanuni ablam, az bucuk anladigim ama Fransiz kalmak icin ozel caba sarfettigim Fransizca dilinde, insana icinden "ya bi nefes alin, beyninize oksijen gitsin, bi sigara yakin" dedirtircesine hararetli hararetli konusuyorlar. Center Pompidou denen, hani su sanatin parayla satin alinamayacagini insanin gozune gozune sokarcasina anlatan, milyonlarca frank harcanarak devasa ve akla ziyan mimarisiyle goz kamastiran, bedava, komple halka acik sanat merkezi/ kutuphanesine gelmisiz. Ama nasil gelmisiz, nerden gecmisiz, kac sigara bitirmisiz, kac kez isik beklemisiz? Goya Virgin Records'a dadanmisiz kafalari cekip cekip, onu da sonra anlatirim fakaaat, kelebek goren ruya miyim, ruyamdaki koza mi? Abimin caktirmadan bana kas gozle isaret ettigi kadinlarin saclari nasildi, gozleri ne renkti, soylesin kumralim benim adim neydi?
Boyle bir ruh haliyle rot-balans kayik vaziyette yururken ve dengede duramayip "Bitter Sweet Symphony" ahenginde insanlara carpmaya baslamisken, futbolun hayatimin en kilit, en kisir, en kanayan donemlerinde bana nasil sahip ciktigini dusunur halde buldum sahsimi. Mesela misal ornegin farz-i mahal; her duzenli iliski (!) ayriligi sonrasinda nasil film izleyemedigim, insan icinde kivrandigim, kitap okuyamadigim, uzun soluklu aktivitelerden basarisizlikla ayrildigim, ama nasil futbol maci kolladigim, bulunca sakinlestigim gidip geldi aklimda. Laudrup kardesler, butragueno-bakero karsi karsiya, topla sevisen donadoni, takoz recep, paytak ugur, kasap ismail, hu-ha cantona, sir shearer, noukamp mabedi, kurt tasotti, matador salas, red devils. Ah evde mac seyrediyor olmak vardi mesela anasini satmaya gerek kalmaksizin.
Bana gayipten geliyormus gibi gelen yanibasimdaki sohbet en hararetli kivamini bulmusken, hatta artik gidecek yol ve nefes alinacak oksijen birakmazken, dar sayilabilecek fakat oldukca islek, her iki kaldirimi da epey kalabalik bir yoldan geciyoruz. Biz "Dogru Ahmet"in de tavsiyesiyle sagdan ilerlerken sol tarafta, karsi kaldirimin dibinde soyle siyahimsi birsey gozume takildi. Tabi benim kafa da ona takildi, kartal bakislari devreye girdi ve nesneye zoom yapildi. O da ne? Zoom yapan bir zom muydum, cok mu icmistim? Gordugum gercek miydi?
Siyah, dik sekilde dairesinin uzerine oturmus, yuvarlak konimsi yapisiyla, kivrik bolumunde beyaz renklerle BESIKTAS 1903 yazan bir bere... Yok canim daha neler. Paris'in gobegi, snob entelijansiya ve aristokrasinin kriz masasi George Pompidou, ve yerde duran bir Besiktas (hem de Besiktas) beresi? Yalanim varsa bu kez 88 de Van Basten'in Dassaev'e sifirdan cikardigi semi/domi voleyi hatirlamak nasip olmasin. Ben artik nasil bir can havliyle yola firlamis, yerdeki bereyi alip (biraz kirliydi tabii. Bayaa kirliydi. Yok cok kirliydi) aptal bir tebessumle kafama takip hicbirsey yokmus gibi yurumeye devam etmissem, olay mahalindeki insanlar tuhaf, sokaklarda sikca rastladiklari "freek" lerden biri oldugumu dusunurcesine yari ilgi haliyle bana bakiyorlar. Yine dehsete kapilan, bize olan Fransizligin paralelinde, spor, takim, futbol, sempatizanlik, taraftarlik gibi muesseselere da Fransiz yengem.. Obur tarafta ona aciklama yapmaya calisan, berenin simgeledigi olgu ile ben arasindaki manevi bagin tanimina ugrasan, olayla ilgili saskinligini ve hadisenin ne denli hosuna gittigini acikca belli eden, fakat yine de "bi yikasaydin be once" demekten kendini alamayan sevgili bro...
Ben bile bazen tesadufun bu kadarinin olamayacagini, bu olayin bir hallusinasyon urunu oldugunu dusunmeye basliyorum ve unutuyorum ki canli sahitler ve bu olaydan benden cok etkilenen, her firsatta birine bu olayi anlatirken yakaladigim, yilda bir bu aniyi tazeleyen abim imdadima yetisiyor. Yine daha somut bir kanit olan bere de (2 yil once elim bir kazaya kurban gitti diye epey hayiflandigim, fakat sonunda izini buldugum) buna yetiyor. Ha, bunun bir isaret oldugunu iddia edip metaforik-retorik anlamlar yukleyecegimi saniyorsunuz muhtemelen. O zaman yanilmadiniz. Tipki rituel ayin torenlerimizdeki futbolun asla yalniz futbol olmadigini bilen ve bir cift renge gonul vermis diger onbinler gibi...
|
| |
| "local outsider" |
 |
|
|
| Uzayda Cekilen Sonik Soft-Porno: AIR / Walkie Talkie |
| (2004'un en iyi albumleri) |
| |
Gun isiginda gozlerini kapatmadan ruya gorebilenlere: Air'in muziginde 2 parametre var hic degismeyen. Birincisi zaman ve uzay boyutunda cikilan sonik maceralar (melodiler), digeride gavurlarin "dreamy" dedikleri insani alip goturen cinsten vokallerle dolu a$k, sevgi ve en cokta seks nagmeleri. Eger bu 2 parametreyi zihinsel ve notasal olarak kafanizda birlestirirseniz, Moon Safari (1998) ve son albumleri Walkie Talkie'nin (2004) o basit, ve hic $a$mayan bir dogrulukta hep ayni sonucu veren formulune ulasabilirsiniz (Ki kendileri formulu album kapaginada yazmislar). Sonuc sizleri dogaya goturup sevgilinizle; cok uzun on sevi$meli, cok yavas ve sakin soft-porno filmler cekmenize kadar varabilir. Ya da kendinizi bu; hem elektronik, hem senfonik, ama en cokta sonik muzik yiginina birakip, tek basiniza evrensel bir yolculuga cikabilirsiniz. Sonra da "i$te cagda$ klasik muzik diye ben buna derim (*)" deyip bir firt daha cekersiniz.
Efendim, eger sizler de bizim gibi gunduz vakti yakici gunesin altinda, gozlerinizi kapatmadan ruyalar gormek istiyorsaniz, (aslinda soyle diyim) yani sizlerde yasadigimiz gundelik hayatin ruya mi yoksa gercek mi oldugunu anlamakta zorlaniyorsaniz, sizlere bu iddiasiz ama guzel albumu oneriyor, hepinize tatli ruyalar diliyoruz. Bir de gozlerinizi kapatmadan dinleyin. Ama diyorsaniz benim bu taraklarda hic bezim yok, ya$a-ta$a bide ba$a oturmam, o zaman hic bulasmayin, paraniz ve zamaniniz cebinizde kalsin. Ne o…pilardaya ciduysunuz…rus karilarina ciduysunuz…ciduysunuz langirt oyniysunuz…
|
(*) "Lonely Soul" isimli DJ Shadow bestesi icin, Ograk tarafindan soylenmistir. |
| |
| "meksikali alain delon" |
| VENUS |
Venus'ten olabilirdin
Ben de Mars'tan
Beraber olurduk
Asiklar sonsuza dek
Goz kulak olarak
Sen denizde yasasaydin
Ve bende kus olsaydim
Beraber olurduk
Asiklar sonsuza dek
Goz kulak olarak
|
Eger bir kandirmaca olsaydin
Seni gercek yapardim
Beraber olurduk
Asiklar sonsuza dek
Goz kulak olarak
Eger guneste yuruseydin
Golgen olurdum
Beraber olurduk
Asiklar sonsuza dek
Goz kulak olarak
|
| ROKET UZERINDE SURF |
Ucan roketlerin zamani
Gumus jetlerin
Ucan kemiklern
Roketin uzerinde surf
Gitmesine izin verme
Lutfen tut elimden
Inmek istemiyorum
Roketin uzerinde surf
|
Bir gun geri donecegim
Sadece dua et benim icin
Yoldayim
Roketin uzerinde surf
5 4 3 2 1 0
Kimse beni durduramaz
Beni asla goremeyeceksin
|
|
 |
|
| Hollywood'dan Bir Alkolik: Nick Nolte |
| |
(Filmde) Malibu'da evi olan bir herifin, Los Angeles'a bir sokak serserisi olarak takilmasi nasil bir sey?
Nolte: Boyle bir rolu kestiginizde kendinizi bir parca ikiyuzlu hissediyorsunuz. Bu yuzden bu I$e fazla takilip kalmadim. Tam bir sokak serserisi olmak alti saatten fazla zamaninizi almaz, cok buyuk deneyimlere sahip olmayi gerektirmez. Evsiz, barksiz olmanin ana duygusu umutsuz olmaktir.
|
|
| BU KAFAYLA AB ZOR |
| T.C. Gencliginin Kanayan Yarasi: "Damsiz Alamiyoruz" |
| |
Ey yasca benden kucuk Turk Gencligi,
Kapidaki dam yarmasi adam niye bizleri/sizleri damsiz alamiyor ki? Hayir genc kizlarimizin ve kadinlarimizin $akir $ukur girip ciktiklari guzide mekanlara kara ka$li kara gozlu T.C. erkekleri neden giremiyor ki? Bazen bir erkek ya da geciyorum bir insane tek basina ya da arkadaslariyla icmek/sicmak istemez mi? Boyle bir durumda eglenmenin birincil kosulu yanimizda bir kadin olmasimidir ki? Barlar icki icmek, felsefe yapmak, taburesinde oturmak icin degil mi? Barlarda kizlara sarkilmaz mi? Hatta hic tanimadigin bir kizin yanina gidip "Sevgilin var mi?" diye sorulmaz mi? O, "Neden soruyosun?" diye sordugunda da , "Cunku iliskilerimi baska erkeklerin mutsuzlugu uzerine kurmak istemiyorum" diye Andy Garcia'lik bir yanit verilmez mi? Barlarda gectigimiz dunya kupasinin kritigi yapilmaz mi? Schumi niye F-1'i domine ediyor diye dusunulmez mi? Etraftaki tiplerle ta$ak gecilmez mi ? Daha fazla uzatmiyor ve soruyorum. E simdi bunlarin hangisi icin dama ihtiyacimiz var ? Ya da kadinlari bir bara girme araci / bir meta olarak goren bu zihniyete, neden kadinlar bir tepki gostermez ki? Dam olmaktan memnunlar mi? Gece hayati icerisindeki konumlari dam olmaktan mi ibaret? Kapidaki dam yarmasi adam niye bizleri/sizleri damsiz alamiyor ki?
Konu soyle aslinda. Biz tre$/sur/piyazcilarda bazi barlara alinmiyoruz ama bizimkisi damsizliktan degil. Bizimkisi genellikle itlik-pislik yapmaktan, olay-kavga cikarmaktan, lavukluktan filan. Kisa sure once saydigim sebeplerden dolayi alinmadigimiz, nerdeyse 10 senedir kapisindan-bacasindan girdigimiz, adi burda vermek istemeyecegim kadar "gizli" olan mekanin kapisinin onunde durup vatani gorevimizi yaparken, daha bir kucuk oldugumuz genclek yillarimizida bir guzel hatirladik, hafizamizi tazeledik ve hatta ciplak gozlerle sahit olduk. Anlasilan $u ki bunca sene bir arpa boyu yol gidememisiz. Ya$ca bizden accik daha kucuk olan genclerin bir kismi mekanin kapisinda ya badigardi $ap $up opuyor ya da acaip bir ka$-goz hareketler serisi ile raconun tum pratiklerini sergileyip damsiz/mamsiz mekana daliyor. Hani rahmetli Turgut Ozal'in ru$vete davetiye cikardigi bir lafi vardi "Benim memurum, ben i$cim i$ini bilir" diye. Onun gibi bir sey. "Benim clubber'im, benim Nevizade alternatif genlegim i$ini bilir".
E peki arkadan gelen 2 tane yagiz delikanliya nolucak? Acikcasi benim o cok iyi tanidigim adi lazim olmayan "IrIspI cocigi" badigardi tanimadiklari 10 metreden belli oluyor ve girmeyide pek hak edemiyorlar cunku hala daha 100 yil oncesinin taktikleriyle kapiya gelip ellerine almayida bir guzel garantiliyorlar. Badigard ilk servisi vuruyor:
"Damsiz alamiyorum". Gencler: "Ama arkadaslar vardi yukarda". Ben: "Hassiktirin lan, daha iyi biseyle gelmeniz lazim". Badigard uzatmiyor ve Andre Agassi'nin ilk turda karsilastigi comez teniscilere yaptigi gibi sert bir voleyle fileye cikmis genclerden sayiyi aliyor: "Alamiyorum arkadasim".
Kimisi kiziyor, kimisi hic kasmiyor, kimisi soylene soylene gidiyor. Hatta "cok cool sun abi" diye laf sokan bile var. E tamam, bir an icin badigardin hakli oldugunu dusunelim. Bu arkadaslar hem damsiz hem de badigard pa$amin beyninin bastigi (ve bilmek zorunda olmadiklari) raconuda bilmiyorlar. Peki su 2 kiz 2 erkein nesi vardi? Aha damda var. Ama onlarida yuce badigard divani uygun gormedi. Neymi$: Icerisi cok kalabalikmis. Ulan bre kafir, bre yalanci! Sen bunlarla konusurken aradan giren lavuklar neyin nesi. Hem madem kalabalik, (olmaz ya) madem herhangi bir tehlike/yangin aninda, icerdekilerin can guvenligini dusunuyorsun (mesela yani), o zaman medeni ulkelerdeki gibi sayarsin icerdekileri, icerden adam ciktikca yenisini alirsin. Yagmur gibi adam cikiyor disari. Nasil hala kalabalik icerisi?
Bir de badigardin kankalari mevzusu var. 3 erkek, 4 erkek… "Usta cikip bikac bira icecektik". "Kac kisisiniz ?" . "3 erkek" . "Tamam ama ilk katta takilin". Vay anasini… Bir de mekanla hic alakasi olmayan tek tabanca adamlar var. "Damsiz alamiyoruz". Arkadasini cep telefonundan arar, arkadasi kapiya gelir. Inen kisi badigardi taniyorsa zirt adam icerde, yok tanidik degilse: "Usta bu arkadas benimle". "Bak sen de damsiz girmistin, sonra bir arkadasin daha geldi iki, bir de bu uc. (Sanki koyun sayiyo essoglu essek). Iki taneye kadar idare edebiliyoruz arkadasim."
Bitmedi, 2 kiz 5 erkek gelenler var mesela. Badigardzade soruyor: "Kac kisisiniz? " . "2 kiz 5 erkek" . " 2 kiz 5 erkek alamam". Lan pezevenk bunun paritesimi var. Gazetelerde dolar-euro capraz kurlarinin yaninda, barlara giri$ icin kiz-erkek tablosu vardi da biz mi gormedik. Mesela 5 kiz 2 erkeksek, ustune bize para veriyor musunuz? Ya da yoldan cevirip 10 tane sap kiz getirsem, onumuzdeki hafta damsiz girebilir miyim? Ya da borcum olsun soz haftaya 2 tane getiricem.
E tamam bunlarida gectik, peki su guzeller guzeli peri gorunumlu Ingiliz yavrusu ile yanindaki sari kafa 2 Ingiliz cocugunun ne gunahi var. Ahanda "AB Kapimiza gelmis". Kiz soruyor "Is that full?". Bizim yuce badigard divani dallama "Yes" diyor, bisey diyor, kizi almiyor iceri. Alsana kizi iceri, hem kulturumuz, efendiligimiz artsin, hem de Kelly Osbourne taklidi, heryerleri boyali ""Naberrr Lannn!!, Oha filan oldum yani!, Lan Oglummm!"" replikleriyle tum Nevizade'yi inleten kizlarimiz 2 figur ogrensin. Utanmasam ceviricem kizi konusucam, sevgilin var mi diye sorucam.
Neyse, bu kapidan sekme hikayeleri bitmez, Istanbul'un gece hayati bolunmez. Ama kapida durdugumuz iyi oldu ve anladik ki bu dam olaylarinda hic bir gelisme olmami$. Biz de saniyoruz ki, bize sormuyorlar kimseye de sormuyorlardir. Nerdee…Hani badigardi $ap $up openlerden olmasakta bir sekilde adamin o beyinciginde yer etmisiz. Bir de biz siramizi savdik bir bakima cunku zamaninda bol bol sektik kapilardan. Gerekirse hala daha da sekeriz. Simdi esas konuya gecelim.
Onemli olan, biz bunu nasil a$acagiz? Bu i$ TC de hep boyle mi devam edecek? Yoksa orgutlenebilecek miyiz? Tum mekanlara, sorgusuz sualsiz, damsiz-mamsiz girebilecek miyiz? Ne zaman daha medeni toplumlar seviyesinde kapi gorevlilerimiz ve i$letmeci zihniyetimiz olacak? I$letmeciler icerideki guvenligi ve kaliteyi saglamanin iceriye damsiz erkekleri almamakla ilgisi olmadigini, daha akilci guvenlik yontemleriyle daha kaliteli yerler ortaya cikacagini anlayabilecekler mi? Acaba bu isletmeciler bunun bir cesit ayrimcilik ve insan haklari ihlali oldugundan, dunyadaki medeni yerlerde, mekanin kendine has bir giyim-kusam zorunlulugu ya da ozel davet listesi olmadigi surece boyle sebeplerle insanlarin kapidan cevrilmediginden haberdarlar mi? Hepsinden onemlisi: Biz gencler olarak ne yapmaliyiz? Toplanip yuruyus mu yapalim? Yoksa bu mekanlari protesto mu edelim? Yoksa hic *iklemeden hepimiz isimize mi bakalim? Bu yaziyi okuyanlara soruyorum. Kapidaki dam yarmasi adam niye bizleri/sizleri damsiz alamiyor ki?
Damsiz Not: Hem belki benim cinsel tercihlerim erkeklerden yana, manitalarla, kizlarla isim olmaz. Daha iyi bir proje de var. Bir gun gidecem tek basima, kapida olay cikarticam, deli taklidi yapip "Damsiz Girmiyorum Arkadasim" diye sapiticam.
|
| |
| "Tre$ sor piyaz" |
 |
|
|
 |
| IAN BROWN: Tanri bizi yaratti, sonra da yok etti. |
| |
Fanlariniz cogu hala daha sizi bir cesit Tanri olarak goruyor? Bu garip degil mi?
Butun bu kahramana tapinma islemi hikaye bence. Stone Roses'la ilk duyulmaya basladigimizda, cocuklari inandirmak icin cok fazla enerji harcadim, "Bize tapinmayin. Biz sahnedeki grup olmak istemiyoruz." Hala daha da boyle hissediyorum. Cocuk olmak isteyen benim ve muzigi destekleyende budur. "Grup ve izleyiciler bir butundur", Stone Roses'in politikasi buydu.
Stone Roses'la ilk basladiginizda, aklinizda, herkesin BONO'ya ya da benzeri rock starlarina baktigi-tapindigi gunleri sona erdirmek gibi bir amaciniz vardi. Yaptiklariniz sikik muzik endustisinin pompalamak istedigi seylere karsi bir tepkiydi sanki.
Evet. Biz toplulugun bir parcasi olmak istedik, herkesten bir basamak yukarda olmak degil.
Bu SR la ilgili en guzel seydi. Fakat grubun zaman icerisinde izledigi yola bakarsak, aniden patlayip tapinmaya ulasicak bir un, kavgalar-dovusler, uyusturucu kullanimi, celiskili bir ego, ic fraksiyonlar - bircok acidan, Stone Roses rock cehenneminin asiriliklarina ve tuzaklarina dogru, gordugumuz en buyuk dususu yasayan grup oldu. Ki bu son derece ironik, grubun amaci bu dusunceleri ve sistemi yok etmekti.
[Bir an durup dusunerek] Evet, dogru. Tanri bizi yaratti. Sonrada yok etti.
Bunun nedeni endsustrinin ve sistemin, ilahlasmayi ve egoyu desteklemesi olabilir, ve U2 gibi bir grup bunu kabul ediyor ki siz asla yapamazdiniz.
Kesinlikle haklisin. Onlar bunu kabul etti. Sanirim U2 da herkesin bir gorevi var ve herkes isinin farkinda ve birbirlerini kiskanmiyorlar. Herkes aldigindan ve verdiginden mutlu, daha fazlasina ihtiyaci yok. Fakat benim adamim muhtemelen daha fazlasini istedi cunku butun artwork'u o yapti. Gerekli ilgiyi goremedigini dusundu heralde. Seyircilerin yarisi davulcunun ki gibi sapkalar giyiyorlardi. Ama ne zaman STONE ROSES'tan bahsedilse sadece benim resmimi koyuyorlardi. Beraber calisacaginiz birisini bulmak zor. 3 herif bulmakta zor, hele 4 kisi bulmak nerdeyse imkansiz. Muzik grubu, is, ne olursa olsun.
Sizce Stone Roses'in idealizmi mi buyuk dususe sebep oldu? Siz "hersey bunlar hakkinda degil" derken, muzik endustrisinin sikilmis tarihi "Aslinda Mr.Brown, hersey bunlar hakkinda " diyordu.
Evet, dogru. O gunlerde sansliydim cunku kendi muzigimi yapiyorum. Istedim sekilde. Ne zaman istersem. Endustiyi suclamiyorum cunku bu zaten Bati gencliginin cebindeki parayi almak icin dizayn edilmis. Aklinizdaki esas savas, guclu kalmak ve yol boyunca ilerlerken zayif dusmemek olmalidir. Solo albumler yapmadan once bir karar verdim: Butun kontrol bende olmaliydi, sesten album kapagina kadar.
Bowie de benzer seyler soylemisti. Sadece sanatci olmak ve ortaya koydugu urunu, sembolu ve isadamligini tamamen gormezden gelmek.
Keske isadami olmayi aklimdan gecirebilseydim. Keske bir takim elbise ve gravatim olsaydi, deri ceket yerine. David bunlari biliyor.
Ilk Stone Roses albumu 50 milyon pound gibi birsey yapti. Ve bundan size kalan…
25bin poundu paylastik. Radyo calislarindan para yapiyorduk ama asla album satislarindan para kazanmadik.
Peki ya SPIKE ISLAND'daki efsanevi konser? Ne zarar ne kar sanirim.
Kimse oraya birilerini cekebilecegimizi sanmiyordu ama 30bin kisi geldi ve biz asla para almadik. Sonradan anladik ki menejer 200,000 pound calmis. Butun biletler satildiginda hic kar olmayacagindan emindik.
Kahramaniniz Muhammed Ali'ydi ve surekli Smokey' Joe Frazier gibi boksorler hakkinda konusurdunuz. Merak ediyorum, karsilastiginiz zorluklar ve zaferler bir boksorun hayati gibi. Bilirsiniz, ringin bir icinde bir disinda - surekli unvanini korumaya calisiyor. Kendini boyle mi goruyorsun?
Boksorler buyuk adamlar, dusunsene ringe oylece tek basina gitmek. Keske bunu yapacak tasaklarim olsaydi. Fakat dovusmekten hoslanmiyorum. Bir kere boks idmanina gittim ve 2 yil sonra anladim ki, dovusmek yumruk sallamayi ogrenmekle ilgili degil, bundan hoslanmakla ilgili. Ben hoslanmadim.
90larin ortasinda cok yumruk yedin.
Bir keresinde Japonyada Avustralyali bir vucud gelistirmeci uzerime atladi. Dort disimi kaybettim. Bir keresinde kendi sehrimde bir bodigardla kapistim. Bir keresinde de caddede yururken bir herif metal bir cubukla beni benzetti: 32 yasima kadar siddetten uzak durmaya calistim, ve aniden bir sene icerisinde 3 kez dayak yedim.
Neden bu kadar kizmislardi.
Derim ki, tum bunlar sadece kiskanclikla ilgili. Ilk iki herif bana birsey soylemediler bile sadece saldirdilar. Bu kiskanclik. Cunku taninan biriydim. Cok sikik gecelerdi. Kafama 25-30 tekme yedim.
Biraz komik, cunku Birlesik Devletler'de genellikle vuruluyorsun ya da olduruluyorsun. Ama Birlesik Krallik'ta seni bir guzel benzetiyorlar. Insanlar daha yuzlesmeci.
Sanirim oyle. Ama basima boyle seyler gelmez genelde. 96-97 ye kadar olmadi bunlar. Bu ucunden baska basimi belaya pek sokmadim.
Bir keresinde ecstacy icin yaptigi en iyi sey holiganizmi bitirmesi oldu demistin. Stone Roses ve ecstacy hakkinda cok sey yazildi.
Hala ecstacynin futbol holiganizmini bitirdigini dusunuyorum. Ben 1991'den beri A Sinifi uyusturuculara dokunmadim. Cocaine, heroin ve ecstacy.
Stone Roses'in sonlarina dogru cocaine in John Squire'a yaptiklarini izlemek cok trajikti.
Bu "old school" un yaptigi birseydi - cokehead olmak. Bize asla bulasacagini sanmiyordum ama coke cok eski bir dinazor. Buyuk bir hayal kirikligiydi.
John Squire' la Roses'in dagilmasindan sonra olan gerginlik bitti mi? Sakinlestiniz mi artik?
Super sakinlestik hemde! 96'da beni telefonla arayip grubu terkettigini soylediginden beri konusmuyoruz. Beni asla aramadi. O zamandan beri ayni telefon numaram var. Asla tartismamistik biz. Beni aradi ve durup dururken "Ben birakiyorum, artik gitar calmak istemiyorum" dedi. Sonra bir grup kurdugunu duydum. Ben bu cocugu 14 yasindan beri taniyorum ve en azindan gelip benimle yuz yuze konusacagini dusunmustum. Biz hicbiyerden geldik ve beraber dunyayi dolastik, tabikii bir telefondan fazlasini hak ediyorum.
Sence John Squire muzik endustrisindeki asiriligin bir kurbani mi?
Son solo albumunu dinledikten sonra evet diyebilirim. Etrafini sarmis roadie ler, her tarafta coke, eski halinin bir golgesi sadece.
Surekli tekrar bir araya geleceginizle ilgili sorularla karsilasiyor musunuz?
Evet, sanirim bu tum hayatim boyunca surecek. Bu benim aklimda olan birsey degil.Icimdeki buyuk bir istek de degil. En cok istedigim bayan bir vokal icin bir album yazmak. Sinead O'Connor gibi bir sarkici ariyorum, hem sarki soyleyebilen hem de biraz asi.
The Loneliness of the Long Distance Runner' I okudum gecenlerde ve kitaptaki hapishane perspektifini gordugumde, hapishanede yatmanin ve aci cekmenin arindirici bir yonu olup olmadigi hakkinda ne dusundugunuzu bilmek istedim.
Ben soylemem gereken ama asla soylemedigim sozler yuzunden hapse girdim. Eger Londra'li bir avukat tutsaydim bu hallere dusmezdim sanirim. Fakat karar verdim, "sucsuzum, hic bisey yapmadim, sanik sandalyesine oturucam ve bunu gorecekler." Sanirim bu biraz cocukca bir dusunceydi. Gercekten isini bilen bir avukat tutmaliydim aslinda, R.E.M deki herifin yaptigi gibi. Avukat sanik sandalyesine BONO'yu cikartmisti onun icin.
Hapisten cikinca bir suru sarki yazdiniz, sanirim orda biseyler oldu.
[Guluyor] Bu basimdan gecmeden de yapabilirdim. Eminim notalar bir sekilde gelecekti.
Bir kadin icin album yazmaktan baska ugrastigin birsey var mi?
Siradaki Harry Potter filminde oynuyorum. Aktor olmak uzerine ugrastigim birsey degil ama yonetmen arkadasim. Bana teklif etti ve kabul ettim.
Cok kiyak. Kimi oynuyorsunuz?
Bir buyucuyu fakat gothic bir buyucu degilim. Benim bohem romantik bir buyucu olmami istediler. Altindan dislerim var ve bir suru acaip ozel efektler. Bir tane ozel karavanim ve golf arabam var, ve bir suru sey. Tek gunlugune de olsa film yildizi olmak iyi birseydi.
Muzik endustrisinin disina cikmak gibi bir isteginiz var mi? Bir keresinde " kainattaki en pis is" demistiniz.
Bunu her zaman istiyorum. Ama sanirim muzik yapma istegim daha cok. Ve hala burdayim.
DEVAMI VAR...
Surplase Not: Yukarida hic lafi gecmeyen davulcu Alen "RENI" Wren'in, Keith Moon'dan sonra, gelmis gecmis en iyi beyaz davulcu oldugu soylenir.
Ceviri:trash sur+
Kaynak:FILTER MAG
|
 |
|
 |
Manics'in nereye aktigina dair yaptigimiz yoneylem arastirmalarina, bir onceki sayida baslayan yolculukla birlikte Ipsala'ya dogru alirken YONumuzun sapitmasi EYLEMi sonucu ulastigimiz "Afyon Dinlenme Tesisleri"nde mola verip devam ediyoruz. Tabii bunu yaparken bize hala arastirma kudreti veren, bu gucu bize verirken de kutuphanelerden guc alan ruhani liderlerimize duaci oldugumuzu ozellikle belirtmek istiyoruz. Hala biz muridlerine sure gonderiyor olmalari bizim icin buyuk bir sukran kaynagi... Neden mi HALA? Buyrunuz:
Birkac hafta (artik ay diyelim. Zira mart falandi) once gecenin bir vakti, Turkiyedeki sozumuzona "muzik" kanallarindan biri geceye yakin bir vakit, buyuk ihtimalle VJ lerden birinin yolda mahsur kalmasi sonucu tamamen tesadufi yakaladigimiz bir programi (seslendirme ya da altyazinin bile olmadigi) yanlislikla bize bahsetti. Hani vergisiz kazanc diye buna denir. Soz konusu program; Manic Street Preachers'in 2001 yilindaki Kuba seruvenini detayli sekilde gozler onune seren ve bizde "uzun" sureli "kisa" devre yaratan bir belgeselimsi. Tum olan bitenleri, gorduklerimizi toparlamanin gercekten omur torpusu oldugu notunu parantezsiz vererek ilerleyelim.
Herseyden once herhangi bir sanat akiminda (ilk 7 de olmasi sart degil), herhangi bir icracinin ulastigi bu ruhani doruk noktaya, spirituel doygunluga, ayaklarin yerden kesilis haline, inandiklari tanri katina terfi edislerine sahit olmak , bizleri "Ne yapalim yani, zamaninda Galler'de Oxford vardi da biz mi okumadik?" diyerek oturup tum hadisleri icinde bulunduklari zaman ve kosullari dikkate alarak tekrar okumaya zorladi. Manchester'in su sorunun cozulmesi adina haritadan silinen bir Galler kasabasindan tutun da, maden iscilerine, trajik bir fotografci hikayesine kadar istedigi hemen her konuda kendini sarkilarinda ifade edebilmeyi basarmis bir muzik grubunun duygularini kelama dokemeyecek raddede paralize oldugunu, bu bizi her turlu carpan/ tas eden (N) peygamberlerimizin baskalari tarafindan carpildigini/ tas oldugunu (M) gormek bizi hiyerarsik duzende NxM kadar carpti. Bazi Ekstalarla bu yekun NxMxE oldu ki tekrar su sonuca vardik: We know our NME ...
Gelelim notlara... Gonul isterdi ki etraflica bir kez daha izleme sansimiz olsaydi, o denli hazirliksiz yakalanmasaydik. Fakat bunu beklemeye ve sonraki sayilara sarkitmaya -aslinda araliklarimiz dusunulurse en fazla 1 sayi sarkardi- dayanamazdik. Tarih affetmez, ama trafik ve ibadet hic affetmez.. Dolaysiziyla, gunahiyla, sevabiyla, belki de yuksek standart sapma/varyansiyla bu hadis-i hadiseyi meal ediyoruz.
Hazret-i Manicler Havana yi geziyorlar. Butun anitlari, tarihi yapilari, devrimin muhtelif noktalarini... Bir yandan sanki avuclarinin ici gibi biliyorlar mekanlari. 3 u de o denli buyulenmis ve gozleri kamasmis ki, kesinlikle yerkurede degiller. Sehrin tarihini, tinisini ve titresimini tum canliligiyla iclerinin derinliklerinde hissediyorlar, sanki devrimi yeniden yasiyorlar. Hani bir donem temsilcilerinin California sokaklarini, ormanlarini, daglarini kat ederek fellik fellik aradiklari zen'e, insanligin ve varolusun ozune ulasmak icin sanki tek bir aktarmasiz ucak seferi yetmis. E onlar icin Kuba demek zaten "last place that holds out against the Americanisation of the world" demek degil mi?
Geliyoruz o buyuk ana: FIDEL CASTRO - MANIC STREET PREACHERS bulusmasi. Boyle bir bulusmanin tertip olmasi zaten kahramanlarimizi gocertmeye yetiyor. Bulusmadan once solist James Dean Bradfield, konusmalarin hepsini Nicky Wire a birakacagini, kendinin sessizce oturacagini soyluyor. Aslinda bu nutkunun tutulacagi itirafina delalet. Nicky Wire da "Siktir edin Tony Blair'i, biz burda Fidel Castroyla bulusuyoruz yahu!" diyor (unlemi soylemedi allah var). Castro geliyor, bir cevirmen esligiyle tri-alog basliyor. Castro onlarin Kuba'da olmasindan duydugu hosnutluktan ve bunun anlamindan bahsediyor. Tabii gelen bir grupla bulusma hadisesi de Castro tarihinde bir ilk. Ayrica Kuba'da birkac lokal organizasyon disinda son 20 yildir Manics emsali (hani batili bir rock grubu) bir konser de olmamis.. Hos bes derken, Castro bir sekilde af istiyor, konseri ya biraz erken terkedecegini, ya da biraz gec istirak edebilecegini (ne yazik ki tam yakalayamadik oralari), tarihi cok onceden belirlenmis bir gorusmeye katilacagini fakat her halukarda performansi sabirsizlikla bekledigini soyluyor.. Manicler, Castro'ya diyorlar ki: "efendimiz - devletlimiz, uyarmadi demeyin konser biraz gurultulu olacak".. Castro da "savastan daha gurultulu degildir ya?" diyor. Manics bu cevapla yine sarsiliyor.
JDB bulusma sonrasi "kendimi daha once hic bu kadar yetersiz hissetmemistim. Hem de her acidan" diyor. Sonra da Castro'nun ne kadar alcakgonullu bir insan oldugu uzerinde duruyor. Ama icinde bulundugu soke olmus halet-i ruhiyeyi ve yuz ifadesini de yansitmaktan alamiyor kendini. Hani Castro ruzgar gibi gecmis/ ezmis, ayni boks macina benzemis, ilk raundda nakavt ve galip Fidel..
Konser basliyor. Havananin o buyulu havasinda, Fidel Castronun genelde konusmalarini yaptigi ve halka seslendigi KARL MAX THEATRE'da. Bu arada konser tabii ki ucretsiz. Bir yandan da Manics ulkeye geldikten sonra genis capta basin/yayin organlarinda lansmani yapiliyor, hatta onemli bir radyo programina konuk oluyorlar (Wire, radyo spikerinin "Ingiltere'den MSP" anonsuna icerlese ve "Hayir, Galler !" seklinde tekziplese de bu gerilim hemen asiliyor, sicak bir ortam olusuyor). Dolayisiyla binlerce insan haberdar ve konsere istirak ediyor. Fakat izleyicinin seyri alisilagelen manics konserlerinden farkli. Bir rock grubu havasinda izlemiyorlar.. Zaten cogu da bu konser sayesinde taniyor. Hatta isin asli Cuba halki uzun sacli western rock gruplarindan da pek hazetmiyor.. Tabii ki Manics bunlardan biri degil.. Manics icin de Cubada-Havanada bulunuyor ve sarkilarini soyluyor olmak zaten basli basina bir trans hali. Ayrica bu seyirci profilinden de epey hosnutlar. Nitekim konser sonrasi Wire'in "hayatimizda ilk kez oluyor bu, insanlar konser esnasinda dans ediyorlardi. Kesinlikle muhtesem" sozleri bunu dogruluyor.
Konserde Havana donusu yayinlamayi planladiklari 6. albumleri Know Your Enemy'den de ilk kez bu konserde birkac parca caliyorlar. Ve geliyoruz ayri bir duygu patlamasina.. "Baby Elian" girdigi an tum kitle cosuyor, bu cosku seli beraberinde sahnedekine kontra bir trans hali olusturuyor ve tarikatimizin Havana ayagindaki ayini basliyor. Cuba halki bir sekilde onceki yil Amerikada alikonan ve gemi enkazindan kurtarilan 6 yasindaki Elian Gonzales'in hikayesine yumruk basan bu sarkidan haberdar..
"You cannot buy a nation
Not even the Miami mob
We follow a shining path
That you will never destroy
Kidnapped - to the promised land
The Bay Of Pigs
Or baby Elian
Operation - Peter Pan
America
The Devil's playground"
Konser sonrasi izleyicilerin nabzi tutuluyor, dusunceleri soruluyor. Hepsi de hallerinden cok mesut. Bir tanesi devlet baskanlarini ilk kez bir konserde gordugunu soyluyor ve cozumu bos kume olan, bunun daha muhtesem neyin olabilecegi sorusuyla karsilik veriyor.
Ve konser sonrasi Castro ile bir gorusme daha... Castro cevirmeni araciliyla: "simdi daha iyi anliyorum beni neden uyardiginizi. Konser sirasinda da bu uyarinizi hatirladim. Gercekten cok gurultuluydu" diyor. Bizimkiler de soruyor "hadi canim.. savastan daha mi gurultulu?". Cevap:
"KESINLIKLE !"
MANICOMANI:
Simdi gelelim uzzundan hissemize: tum bunlari tabii ki bir sekilde post-primitif (o nasil motif?) Manics'cilere baglayacagiz; durun kacmayiniz. Hatirlamazsaniz, bir onceki sayimizda Manics'in muzigindeki atlama ve kaymalarin, basit birer gitar yumusamasindan ote degisen hayat cizgileriyle baglantili oldugunu hatirlatmistik. Ve acikcasi bu seruveni gordukten sonra biz Manics'in hala muzik yapiyor olmasina bile sukrediyor, minnet duyuyoruz. Hatta iyi ki bu hadiseyi zamaninda izlememisiz, cunku eminiz o doygun-derisik ve misyonlarini sonlandirmis halleri bizi hazin bir yasa bogardi diyoruz. Bu donemi atlatabilmeleri ve hala bu kadar iyi uretebiliyor olmalari hususu uzerinde durmak yerine nostaljicilik oynayip hala dimdik ayakta olan bir efsaneyi gecmisteki calismalarina indirgemekte/ sIKISTIRMAKTA israr eden, bize gore artik formalarini asmalari ve hayatin anlamini baska alanlarda aramalari gereken yoldan cikmis munafiklara da selam ediyoruz. Hayir ayip degil, taraftarlik zor istir biliriz. Ama icindeki taraftarlik ruhunu kaybedip bu kotu gidisi takima yaftalamanin, suclu aramanin ne alemi var?. Ornegin, biz de artik Kis Olimpiyatlarini takip etmiyoruz, ama kalkip "ah ah, Alberto Tomba'dan, Renny Scheineder'den, Calgari'den sonra hicbirsey eskisi gibi olmadi, tadi kalmadi" diyor muyuz?
Lutfen biraz daha solduyu...
UNCUT'tan Tom Sheehan'a:
Manics konusunda asabimizi bozan bir baska hadiseyle burun burunayiz, her an kafa atabiliriz. Bu hadisede adi gecen kurumun UNCUT gibi guzide bir dergimizin olusu da bizi uzmuyor degil. Ama adi gecen kurumun gercekle bir iliskisi yoktur, adi gecen kisi ise gercekle zaten taban tabana zittir, bunlari soyleyen bir organizmanin gercekliginden suphe etmekten kendimizi alamayizdir.
Simdi efendim, UNCUT'in -Kentucky'nin Lexington bolgesinden turlu zorluklarla bize ulastirilmis- 2001 Mayis sayisinda Stereophonics'e ayrilmis bir kose var. Bu kosenin mumessili de Tom Sheehan adli bir abdestsiz deyyus. Arkadas bir guzel Stereophonics'i yalamis yutmus, ic-dis yikama yapmis, 15,000 bakimina sokmus sonra da yola surmus. Aslinda o tarih itibariyle yapilan yorumlar dogru. Stereophonics bizim de sevdigimiz, ozellike halka arz olduklari "Word Gets Around" albumuyle kalbimizde taht kurmus, ikinci albumu "Performance and Coctails" albumu ile de istikrarini surdurmus Galli orta-sinif isci cocuklari. Sonradan epey degistiler, o iddiasiz ve olagan disi hicbirseye sahip olmayan, tarz bunalimi yasamayan, sadece muzik yapan kaygisiz hallerinden geriye pek birsey kalmadi. Yatta top-modellerle klipler, medyaya verilen turlu turlu payeler, Catatonia'nin solisti ile Melody Maker'a boy boy "sicak-temas" fotograflar falan filan felan derken yuksek sosyetenin de favori gruplarindan biri oldular. Neyse derdimiz Stereophonics degil. Uzatmayalim.
Sonlara dogru bu Tom Sheehan arkadasimiz asagidaki yorumlari yazmis:
"libraries may have given other bands power, but for these guys it was work that liberated them and took them away from the lives they would otherwise be leading.
...
...
there are no tales of chemical excess in this story, no celebrity bust-ups, no high-profile friendships with Brit artists, no trip to CUBA"
Simdi sevgili Sheehan, Duydugumuza gore lisede yabanci dilin Turkceymis, var ben sana birkac cift soz soylemek. Once ulu onderin su sozleriyle baslayalim:
"Ben muzik elestirmeninin zeki, cevik ve Manics'i gotunden anlamayanini severim...Ayrica ben size Manics'i dogru dinlemenizi emretmiyorum, olmeyi emrediyorum"..
Simdi Tom'cum/Tomcuk /Tomurcuk, manics'in "a design for life" ini dinlemissin, guzel. Ama insan zahmet edip girizgah cumlesinden sonrakini de bir dinler di mi?. Senden para mi istiyoruz? Sadece dinle. Bugun icabinda kapali tribun bir tezahurat uretiyor, acikta binlerce kisi ONCE DINLIYOR.. Ama nerde sende o sabir, analiz sevki, acik-kafa. Bakalim ne demisler orda?
"libraries gave us power,
then work came and made us free"...
Simdi senin ilk cumlene istinaden bu ikinci dizeyi ters cevirip sana haricen kullanim prosedurune uygun sekilde sokuyoruz. Ayrica dunya capindaki Manics dostu binlerce maden iscisi de stadyum cikisinda seni bekliyor.
Stereophonics adina medya, sehvet, unlu kisililerle arkadaslik vb. konularda yaptigin yorumlara istinaden rahmetli Melody Maker'in bahsettigimiz ilgili nushasini kivirip (60 sayfadan fazlasini tavsiye etmiyoruz) yine haricen sana yolluyoruz.
Bunca satir anlatamadigimiz/aktaramadigimiz o goz kamastirici Cuba seruvenini "a trip to Cuba" seklinde en basite indirgeyerek yaptigin terbiyesizligi ise Sevki Yilmaz'a havale ediyoruz. Bakalim nasil bir cevap vermis:
"Onumuzdeki hafta UNCUT'a bir gezi duzenleyecegim. Madem ki esitlik istiyorsun be pezevenk adaaaaam, once kendi karini gonder Cuba'ya, esitlik neymis gorelim"..
Ha bir de "other bands" seklinde birtakim belgisiz/kisiliksiz zamirlerle Manics'e gondermeler yapman konusunda seni papaya havale ediyoruz. Romaya gitmeden papayi gormus olursun.. Daha kompleksle Corn-Flakes i ayiramadin, kovalasin seni Sisi ablan. Ayrica Stereophonics'i de bu kisisel komplekslerine alet ettigin, cocuklarin da keyfini kacirdigin, Gallerli kardesleri birbirine dusurmeye calistigin ve elmayla armutu ayni kefeye koydugun icin seni Istanbul Pazarcilar Odasi Baskanligina sikayet ediyoruz, kiniyoruz. Artik oyle izinsiz tezgah acmak, tezgah uzerinde birtakim tezgahlar cevirmek yok. Tamam mi? Hadi canim. Hadi anam. Hadi guzelim. Yavastan al voltrani.
|
| -------------o------------- |
Bostanci-Besiktas-Taksim-Esenler-Cardiff-Havana hatti yolculari !! Harekete geciyoruz.. bakiniz, otobusumuzun bazi eksikleri var, ve aramizda hala "Baby Elian" esliginde gozyasi dokmek icin kucccucuk bir zuhurda bulunmayan yoldan cikmislar var. Hayir her 3 ayda bir diyoruz, hergun demiyoruz ki!!! hasan, hakki.. Atin bunlari disari.
Ve milli marsimizla bitiriyoruz. Lutfen once agzimizdaki sakizlari ve sapkamizi cikaralim, bayraga donelim, sag elimizi kalbimize koyalim, ve esas durusa gecelim.
Manic turizmi sectiginiz icin hala daha tesekkur ederiz.
Pass the mic
Believe the hype
JDB is flying the kite
Come in to the valley where the sun don't shine
Standing in the shadow of a colliery mine
Face the mic, 'cos I'm a righteous type
I'm a night time sleeper, day time preacher
Playing in CUBA Like a Manic Street Preacher
Teacher teacher turn on to preacher
ROCKIN IN HAVANA LIKE A MANIC STREET PREACHER
ROCKIN IN HAVANA LIKE A MANIC STREET PREACHER
|
| |
"trash surplus muzik doktorlari ve hastalari" |
 |
|
| Merhum demis ki; |
The more sensitive you are, the more certain you are to be brutalized, develop scabs, never evolve. Never allow yourself to feel anything, because you always feel too much. |
Marlon Brando |
Manic Street Preachers'in 1992'de piyasaya cikardigi Motorcycle Emptiness "4 Track CD Digi Pak" in arka kapagindan apartan ve turkcelestirmeyen: trash sur+ |
|
|
BIZE HER KONUDA AMA HER KONUDA YAZABILIRSINIZ. ADRESIMIZ PK 114 BARIS MANCO
80700 MODA / ISTANBUL.
ISIMIZ PAZARLAMA DEGILDIR, LUTFEN CIDDI OLANLAR ARASIN
|
|