| |
 |
|
SAYI #3
"Bahar geldi, bana mi geldi?" ekolunden ruhsuz bir guruh istemiyoruz. Cosun, parende atin, perakende satin. Hatta tirlatin, haritayi alip guney yarimkurede kapida bekleyen kis mevsimine asagilayici bir bakis firlatin.
Kronolojik sirada once sonik genclige tirmanin, simyaci kardeslerle dugmeye basin, yarim kalmis bir icraat urunu maymunlar kraliyla gun dogumunda solarize olun.
Arada Olimpiyat Stadi curvasinda Milan'li ultraslari ziyarete gidin, finali de kulak tikaclarinizla dunyanin en buyuk yaris organizasyonunda yapin. Kisacasi golge edin, baska baska ihsanlar eyleyin.
Son 85 yilda oldugu gibi bu yil da en revacta renkler kirmizi ve beyaz. Kirmizi daha koyu, beyaz ise daha bir goz alici.
Kafatasciligi yeniden kesfetmisken artik bizi camur banyosundan cikmayan futbol da oyalayamaz.
Panik atak sahibi bir kalp elektrotundan hallice inisli cikisli dolar grafikleri,
6 ayda bir yeniden yapilanamayan koalisyonlar, kisaca alisageldigimiz sekilde isgal edilen gundemler de yok. Biz de dusmansiz yapamayan, "hain otekiler" olmayinca tum heyecanini yitiren bir millet olarak birlik ve beraberlige ihtiyacimiz olan su gunlerde, su yillarda, onumuzdeki 300 yilda, hatta gecmisteki birkac yuz yilda, Trash Surplus yapimcilari olarak etnik olmasa da kulturel lince bir katkimiz olsun dedik ve 3. sayiyi samdelledik.
Kotu mu yaptik? Bunun karari sizin. Tepkiniz olursa dile getirmekten cekinmeyin, mumkunse kuzeydeki bir cografi bolgede... Biz haziriz, 2000 kisi meydanda sizi karsilariz.
|
|
3. sayinin konu ve konuk listesi:
|
Closer ||
Yeni Bir Muzik Turu: Louque/So Long ||
Yemek Tarifleri #1
||
Prestij Muzik vs. Factory Records ||
The Stone Roses ve Ecstacy: Mani Roportaji ||
Okuyucu Kosesi: Christian ne Dior? ||
Cennetin Kesfi? ||
Neden Formula 1? ||
NIP/TUCK ||
Nee? Yine mi lan MANICS!
|
|
YAKLASMA YANARSIN! CLOSER |
Bazi senaryolar vardir, diger hayvanlardan ayrilmak adina aslinda hicbir zaman secmedigimiz "dusunme ayricaligi"nin insanogluna verilmis en buyuk ceza olduguna kanaat getirten... Yine bu senaryolardir ki, tum bu davranis cesitliligini "ask" gibi ikircikli bir kavramin soguk kucagina oturtarak ölümlü kisiyi en "fasist utopya"lara surukleyen, "tahmin edilebilir" davranis setine sahip baska bir hayvan familyasinda dogmus olmayi arzulatan, veya ikinci bir sans icin rehankarnasyon fonuna bir miktar kaynak aktarimi yaptiran... En iyisi, bu ettirgen fiillerin gizlenmeye calisan oznesini tanimak icin biraz daha yaklasalim.
Closer'i izlerken, filmden birkac gun once sahnede gorme serefine nail oldugum Girls Against Boys grubunun konserde icra ettikleri "psychic know-how" isimli sarkilari aklima takildi.. Acaba 4 kisinin birden mudahil oldugu herhangi bir ask hikayesi icin "psychic know-how" sahibi olmak mumkun muydu? Bunu beyazperdeye yansitma kulfetinin altindan nasil kalkilir, is hangi verimlilikle kotarilabilirdi? Closer'in verdigi cevaplarin ikna ediciligini tartmaya basladigimda bu satirlari tusluyor haldeydim.
Mike Nichols yonetmenligindeki Closer, ayni adli Patrick Marber romaninin bir uyarlamasi sayilabilir. Ama ondan once 97 yilinda Londra'da sahnelenmeye baslanan, epey ses getiren ve farkli dillere cevrilerek dunyanin pekcok bolgesinde sahnelenen tiyatro uyarlamasi mevcut (hatta Clive Owen orda Jude Law'in ustlendigi Dan rolunde aktediyormus). Aslinda film de daha cok bu tiyatro uyarlamasindan devsirme. Oyunculuk, diyaloglar ve Londra'nin teatral gorunume comertce olanak saglayan mekanlari itibariyle, beyazperdeye nakil olmus carpici bir tiyatro dokusu goze batiyor. Boylece "non-fiction" populer film endustrisinde pek de sIK rastlanamayan, izleyicinin filmi algilama bicmine tesir edecek kadar sanatsallik akan bir gorsellik mumkun kiliniyor. Yani bir edebiyat uyarlamasi icin fazla edebi bir sinematografi mevz-u bahis ki bu da Closer'in one cikan ozelliklerinden biri...
"Eger ilk bakista aska inaniyorsan asla aramayi birakmazsin" slogani, ask uzerine yeterince karamsar bir tavrin sinyalcisi degilse, buyrun sizi filmin acilis sarkisindaki nakarata alalim: "Aklimi senden alamiyorum.. yeni birini bulana kadar". Tamamiyle karakter ve diyaloglar uzerine kurulu filmde revactaki egilim kendini kandirmayi ikinci plana atan, bilinc seviyesini surekli yuksek tutmaya ugrasan inatci bir gerceklik histerisi. Tabii ki bu histerinin meyvesi de duyulmak isteneni duyurmamaya israrli "tatsiz" gercekler.. Aldatmalar ve entrikalar da fazlasiyla durust, rahatsiz edici derecede gercek.. Filmde olmayan tek sey "sanallik" olunca, seyirciye avunacak 2-3 riya kirintisi bile kalmiyor.
Gelelim senaryozedelere.... Asla birarada yurumeyecek ikili "hakikat fetisismi" ve "kusursuz ask takintisi"yla bir turlu tatmin olamayan, hayal kirikligi avcisi, pekcogumuz gibi ne istedigini bilmekten uzak, sloganin acik oznesi ve kaosun mumessillerinden Dan (Jude Law)... Bir nebze tahmin edilebilir ve tutarli bir gorunum sergileyen, libidinal enerjisini ve sahip oldugu birincil hayvani guduleri disavurmaktan cekinmeyen, veya kendini tutamayan (utopyayi gokte ararken yerde bulanlar da mevcutmus), bu direktligi zamanla avantaja ceviren Larry (Clive Owen). Yabanci olmanin verdigi dayanilir hafifligi agirlastirmaya israrli, gonlunu belki de temelsiz bicimde Dan'a kaptirmis, fakat zaman icerisinde o yabanciliga da yabancilasan, tipki Larry gibi istem disi bu dortlu ask muharebesine dahil olmus Alice/ Jane (Natalie Portman). Son olarak dortgenin en kalin kenarini Dan ile arasinda olusturarak agirlik merkezini kaydiran, tutku-mantik arasinda mekik ceken, hangisi daha hayra alamet gozukuyorsa tersine yonelen ve mutsuz bir mutluluk pesinde pervane Anna (Julia Roberts). Her biri nev-i sahsina munhasir bu 4 karakteri ayni duzlemde, hem de darma duman bir ask hikayesi icerisinde yorumlamak (ki bu bir dortlu japon kale macinin teknik analizini yapmaya benziyor) ister istemez giriste bahsedilen ve uyuyan dev utopyayi uyandiriyor.
Herhalde bu filmi izleyip karakter analizine girmeyen, farkli sonlar gelistirmeyen, kendi hayatina ya da gecmisine uyarlamayan, kisacasi filmi sinema salonunda birakan cok fazla seyirci yoktur. Tabii benim de resmedilen iliskiler ve gelisen hadiselerin dinamigine dair fikirlerim mevcut, ama filmi "spoil" etmeden bunlardan bahsetmek pek mumkun degil (Gerci yukardaki karakter tahlillerinden sonra hala neden bu kaygiya sahip oldugumu bilmiyorum).. Ama son olarak vurgulamak istedigim, kanimca bu hikayedeki kimsenin masum, ya da bir ask sehidi olmadigi, fakat sergilenen tutumlarin da hepsinin anlaminin oldugu ve yargiya pek acik olmadigidir. Boyle bir hikayenin, filmin bize sundugu kesite hapsedilmesi, yani filmin bittigi yerde hikayenin de sonlandiginin dusunulmesi pek gercekci olmadigi icin, bu muharebeden kazanan veya kaybeden ilan etmenin beyhude bir cabadan oteye gitmeyecegi kanaatindeyim. Surdurulen iliskilerin ne kadar saglikli olacagi, biten iliskilerin de denli yaralayici olacagi tartismaya aciktir. Yok illa sonuclandiracagiz diyorsaniz, buyrun 25 milyar Trash Surplus taraftari hep birlikte biraz daha yaklasalim, bu hikayeyi kendi aramizda simule edelim, daha genis capli bir meydan muharebesi yapalim.. Bu karambolde yeterli ask cokgenini olusturmak epey zaman alacagindan, muhtemelen sonrasinda da nicelikten oturu birbirimizi hatirlamayacagimizdan yasadiklarimiz yanimiza kar kalir, tahlil etme isi de bize ozenen hayvan turlerine kalir..
|
| |
| "Local Boyracer" |
 |
|
|
BIR MUZIK TURU TANIYALIM: LOUQUE / So Long
(2004'un Iyi Albumleri) |
| |
Ulkemizdeki pek guzel radyo istasyonlarinin dikkatine:
Eger "Trash Surplus FM" isimli bir radyo istasyonumuz olsaydi Louque' un (Luke okunuyor) Lifelines (Hayat cizgileri) isimli sarkisini sabah-ogle-aksam oyle bir dayardik ki, bu sarki bir sure herkesin diline dolanir, albumleri satilir hatta bu muhterem ulkemize bile gelirdi belki. Kisacasi: bu sarki tutar…denemesi bedava.
Hatirlamayacaginiz uzere birkacyuz sayi once Mike Skinner isimli zat-I peygamberi huzurlariniza zor kullanarak getirmis ve kendine has muzigini sizlere manyellemistik. Bu sefer ise Cajun - Louisiana'da seker kamisi ve tutun ciftliklerinin etrafinda buyuyen "Dustan Louque" ve mahalle arkadaslarini bilenlere nanik yaparak bilmeyenlere ise buyuk bir hevesle aktaracagiz.
Louque nasil mi yeni bir muzik turu yaratmis? (*)
Hemen aktariyoruz. Basit ritmler, ilginc enstrumanlar ve zengin melodiler. Eskiye deger veren, huzunlu, ama asla umutsuz degil. Piyano ve org vuruslari ile huzunlendiren, beat/break beat vuruslari ile dans ettiren bir muzigin uzerine acili bir vokal. Hem dans edip, hem de aglamak isteyenlere.
Ilk once Seth ve Guidry isimli vatandaslardan baslamak gerek. Donnivan Guidry isimli zat acimamis, "beat" leri dayamis bir guzel, ve hic kimseye sormadan kendisini "sample ve beat"lerden sorumlu devlet bakani ilan etmis. Bildik, DJ Shadow lezzetinde Trip-hop/Hip-Hop vuruslarini ritmik ve sistematik sekilde, sarkisina gore yavas, sarkisina gore hizli vurdurarak(beat editing) ve hatta bazen de bir vurdurup iki saydirarak bu yeni muzik turunun soganini - domatesini kesmis, kisik ateste bir guzel kavurmus.
Ikinci kat boya icin devreye giren Seth Gold ise wurlitzer, organ, banjo, guitar ve acaip acaip bir suru alet kullanarak her sarki icin duyulmamis sesler ve ritmler yaratarak, bir suru arka plan sesi ile senfonik bir gezintiye cevirmis her seyi.
Istese hic zorlanmadan herhangi bir Bob Marley sarkisini yorumlayabilecek yetenekteki Dustan Louque ise, o acili ve catalli nagmeler cikartan, Jeff Buckley ile David Gray arasi bir yere tekabul eden vokaliyle tum albumu soguk muhurlemi$. Cani sIkILdikca da bazen gitar calmis, bazen de klasik piyano, keyboard ve sintisayzirlarla Guidry'nin ortaladigi vuru$larin uzerine kesik kesik melodiler serpistirmis.
Ortaya ne mi cikmis. 9 sarkilik, kisa ama hic kotu sarkisi olmayan bu yilin(2004) "cok rahat" en iyi albumlerinden biri. Her sarki kendi kategorisinde cikar oynar, oynatir, huzunlendirir. Ahanda formul: Acili bir erkek vokal, her turlu Soul muzik elemani, daha oncelerde son halife Hz.Ian Brown'un da dikkat cektigi Jamaican dancehall, trip-hop, New Orleans funk. Bu temelin uzerine de, biraz Reggea, biraz da David Gray.
Peki bu muzik turunun adi mi ne? "Karisik". Ya da huzunlu erkek vokal muzigi. Sizler icin dinleyen;
|
| "trash surplus muzik doktorlari/hastalari" |
|
(*)Benzer "sound" lar daha onceleri Beck, David Gray, Citizen Cope (Let the Drummer Kick), (bilemedin Babybird) gibi muhteremler tarafindan da denenmistir.
Kaynak: Lava Records
|
 |
|
Yemek Tarifleri #1 - "Arife tarif gerekmez"
Italyan Usulu Kirmizi Sarap Soslu Mantarli Et Sote |
| |
Sarap da koyalim ki yemege, bir Marcello Mastromanni tribi yasayalim, ne bileyim bir italyan gangster sekline girelim, Doni Brasco daki Al Pacino gibi sevdigimiz birisine, ona verdigimiz degeri belirtmek amacli "I cooked for you" diyelim, kendimizi iyi hissedelim, iyice film adami olalim.
Malzemeler: (4 kisilik) (iyi okuyun)
500 gr Kusbasi Et,
300 gr Mantar
2 adet Domates
1 adet Sogan
2 adet Sivri Biber
Margarin
Tuz, Kara Biber, Kekik, Nane, Pul Biber
1 Kolsuz Fanila
1 (tercihe göre 2 -3) sigara (tercihan malboro light)
1 Altin kolye (size gercek hissi veriyorsa sahtesi de olabilir)
Birkac SIKI film repligi
Sarap (caninizin istedigi kadar koyun - abartmayin)
Hazirlanisi:
Herseyden önce yukarida da belirtilen kolsuz fanilayi ustunuze gecirin. Gögsunuz killiysa ve etine buduna bi adamsaniz, keyfinize diycek olmaz. Boynunuza kolyenizi gecirin. Sigaranizi yakin, kulluge koyun. Arada bir iki nefes cekersiniz. Artik hazirsiniz.
Hatirlayacak olursak ki hatirlamiyosaniz derhal gidin burdan, Good Fellas da dostlarimiz mapus zamanlarinda cok tatli hayat yasiyorlar, en kral sarabi icip, en kral istakozu yiyorlardi. Burada önemli nokta sudur: Poli, soganlari jiletle dogruyordu. Niye? Yemegin icinde iyice erisin diye. Ama onun ruh sagligi yerinde degildi. He diyosaniz ki ben tam film adami olmak istiyorum, yapin tabii, jiletle dograyin sogani, onun tribi bambaskadir, yaninizdakine söyle de diyebilirsiniz: "Bu lanet sogani dogramanin baska bir yolu yoktur tamam mi, sadece aptallar sogani bicakla dograr, wise guyz never do that" . Neyse iste anladiniz. Bicakla yapmaniz kacamak yapabilirsiniz anlamina gelmiyor, ince ince dograyin. Margarini yayarak erittikten sonra atin soganlari icine, pembelesinceye kadar kavurun sonra icine kusbasi etleri atin. Huyunu suyunu cekene kadar kavurun, yer yer tavadan cikmayacak sekilde savurun. (Tum bunlari yaparken tribe girmeyi unutmayin, yemegin tadi kacar)
Surec gerceklesirken yani etler kavrulurken eliniz nal toplamasin. Gerci bu isi en basta yapmaniz daha dogru olur. Buyuk mantarlari dörde bölun, kucukleri ikiye. Mantarlarin kabugunu ayiklamayin hem hevesiniz kacar hem de "asil vitamini ordadir" (nah ordadir).
Domatesi kesin bicin rendeleyin. Salca gibi olsun. Isterseniz kusbasi dograyin, o an ki psisik durumunuza göre istediginizi yapin. Biberi miberi ne varsa dograyin. Sarabiniz, suyunuz, baharatlariniz, kiliniz tuyunuz zaten hazir. Simdi peki naapiyoruuuzzzz.... Bu paragrafta sayilan herseyi atin etin ustune. Hangi etin? Suyunu cekmis olan etin. Guzzelce bir calkalayin onlari, isterseniz bi de icine tukurun, tamamen size özgu bir tat katar. Kapatin tencerenin ustunu, alin ocagi orta atese, (patient, you must be, young jedi) pisirin durun. Kitap tarifleri yarim saat falan der, siz sakin onlara uymayin,
"pisir pisirebildigin kadar
uymasan kitaba kac yazar,
uysan gönul yazar"
Ne biliyim 45 dakka pisirin. Sonra bir on dakka durun. Sonra yemegi yiyin. Afiyet bal seker olsun. Hepinizi sevgiyle kucakliyorum. Esen kalin.
|
| |
| "bilbao kasabi" |
 |
|
|
| Prestij Muzik VS Factory Records |
| |
Sevgili okuyucularimiz/ okuyor gibi yapanlarimiz/ kiraathanelerde Teksas Tommiks arasina TrashSurplus nushasi koyup gizlice okuyanlarimiz; TrashSurplus olarak Turk pop muzigi (ki populerin bizdeki karsiligi buyuk oranda arabeks/fantaazi muziktir) tarihinin ilgi ve arastirma alanimizi "cebren without hile" ile isgal ettigini artik biliyorsunuzdur. Bir Cuma aksami Bostanci bolgesinde zar zor gerceklestirdigimiz "beyin meltemi" sonucunda budutoryal kadro olarak bu ilginc konuya temas etmek karari aldik ve bu kutsal gorev bana nasip oldu. Yerimi yadirgayacagimi sanmiyorum, umarim hepimiz icin doyurucu bir calisma olur.
Prestij Muzik, turk "fantastik" muzik tarihinde oldukca seckin ve ozel bir parsaya sahip, aslinda uzun soluklu sayilabilecek bir yapilanmadir. 90larin ikinci yarisinda, tamamiyle amator ruhun hakim oldugu ve endustriyel muzik anlayisinin yerini sevgi, dostluk ve bagliliga, sozlesme/ akit gibi burokratik kaygilarin da yerini iletisim ve beseri iliskilere biraktigi bir kurum olarak uzun sure diger plak sirketlerinin kabusu olan bu guzide kurum, seffaf yonetim anlayisi itibariyle Britanya'nin belki de tum zamanlarin en ilgi cekici olusumlarindan Factory Records'la ortusen bir yapi sergiliyordu. "Aile" olgusunun kendilerine hitap sekli olarak ortaya cikisi da, organizasyon ici dayanisma, karsilikli guven ve guclu baglarla mumkun kilinmisti, cunku en buyuk yatirim komunal bilince yapiliyor, en buyuk emek kaynasmaya gomuluyordu. Nitekim bu aile de gun gectikce genisliyor, dunya karalarinin dortte birinin hakimi oldugunu resmeden ve her ilkokul cocugunun gogsunu kabartan o meshur haritadaki Osmanli Imparatorlugu gibi Prestij Ailesi de muzik dunyasinin tartismasiz hakimi oluyordu.
Prestij ailesinin, altin caglarini yasadigi donem gercek bir seri muzik fabrikasi olmasinin yani sira, oz ve uvey evlatlardan olusan buyuk bir aile olusu Factory Records'a benzerliginin bir baska referans noktasini teskil ediyordu... Soyle ki, tipki Factory Records'daki gibi Prestij Ailesinde de sirketi donduren ve istirakin buyuk bir kismina hukmeden cekirdek kadronun (Ozcan Deniz, Mahsun Kirmizigul, Alisan) yani sira, Angarali Hatce, Hamyet, Murat Yerebatan gibi IMKB 30'a direkt etki etmeyen, derinligi olmayan fakat piyasayi canli tutan hisse senetleri de mevcuttu. Yine bu benzerligi tamamlayan bir baska bilesen, belli bir muzik janrini temel alarak (arabeks-fantazi-seks) bunun etrafinda dolanan, fakat farkli muzik turleri ve daha bagimsiz calismalari da ayni catida toplamaya gayret eden melez bir yapinin kurulmaya calisilmasiydi. Corbada bir nevi sanatsal kayginin da tuzu vardi. Nasil Factory Records'ta "Madchester Scene" referans noktasini olusturmus, New Order, Happy Mondays, The Stone Roses gibi gruplar en on cephelerde yer almis ve nakit akisini buyuk olcude ustlenmis, fakat Durutti Column, A Certain Ratio gibi farkli calismalar da barindirilmissa, Prestij Muzik de yukaridaki cekirdek kadroya ek olarak Feridun Duztaban gibi bagimsiz, daha kendi halinde/mutevazI calismalara yer vermisti. Yani amac sadece kendine calip oynayan bir topluluk degil, muzikal boyutta da var olan, genis kanalli bir organizasyon yapisi olusturmak, daha genis bir yelpazeye hitap etmekti.
Bu iki kurumun onemli bir baska ortak noktasi da telaffuz cesitliligiydi... Britanya'da genis bir skalaya ve buyuk farkliliklara sahip agiz/sive/aksanlarin sonucu olarak "faktori recirds", "faktiri records", "fakciriy rekoods", "faktoreyy rikooods" ve daha pekcok dillendirme bicimleri varolurken ayni durum Prestij Muzik icin de gecerliydi. Bir kisim sanatcilari "Pirestij Muzik" derken, bir bolumu "Pre$tiz Muzik", baska bir bolumu "Pre$tij Muzik ", eger bir talk show veya roportaj esnasinda tansiyonlu/ heyecanli bir an ise can havliyle "Pre$tij Müjik" seklinde bagli bulunduklari organizasyonu adlandirmaya calisiyorlardi. Giderek buyuduklerini ve mitoz cogaldiklarini artan bu telaffuz kombinasyonlarindan anlayabilirdiniz. Uzun bir sure cesitliligi 5 ile carpip ortalama sanatci/grup sayisina ulasabiliyorduk. Daha sonra bu hesaplama yontemi matematik bilimine takildi ve sozlesmeli sanatci sayisi, permutasyon/kombinasyon hesabina gore maksimum olasi-telaffuz sayisini asti. (aslinda yan yana 3 sessiz harf gelemez kuralini kaldirsaydik bu hesaplama bizi uzun bir sure daha gotururdu).
Tabii bu iki kurumun (hatta Osmanli Imparatorlugunu da katarsak 3 kurumun) cokus donemi de birbirine benzedi. Prestij Ailesi tarafindan bakilirsa cekirdek kadronun sorumsuz ve disiplinsiz davranislari, idmanlara gec gelmeler, yonetim ici entrikalar, ihanet, mali konularda olusan fraksiyonlar, fikir catismalari, kultur soklari, erozyona ugrayan ahlaki degerler ve farkli cemiyetlerde kaybolan aile fertleri sonucunda kurum dayanismasi ve baglarinda catlaklar meydana geldi, merkezi otorite zayifladi. Aslinda bu noktada Factory Records'dan bir farklilik ortaya cikiyordu. Bu, Prestij kurumunun çig ve her turlu dis darbeye namzet bir dayanismadan ibaret oldugu, ilk atakta dusurulebilecegi gercegiydi. Haliyle Factory Records'a gore daha dramatik ve acili bir son bekliyordu Prestij Ailesini. Gidenler zaten gitmisti, ortada buyuk bir borc yuku vardi ve dahasi sirketin kurucusu/sahibi amansiz hastalik pencesinde bogusurken vefa duygusu da firardaydi, istanbulda bir semt adi olmakla mesguldu. Sadece tek bir sanatci (Ali Chan) bu son donemlerde eski patronunun yaninda oldu. Cekirdek aileden culture-slut olani, cenaze torenine bile istirak etmeyerek Prestij Ailesi'ni gecmisinden ne denli silmek istedigini kanirta kanirta mustuluyordu. Herkes batan geminin kalan son mallarini kotarmakla mesguldu. Nitekim dinamolardan biri hissesini sac perugu, bir baskasi deri ceket koleksiyonu, bir baskasi da boru tipi kot pantolonlar seklinde likide ediyordu.
Simdi arkadaslar, buraya kadar geldiginiz icin tesekkur etmek isterdim. Ama kusura bakmayiniz, hepiniz hasta ruhlusunuz. Biriniz de dur demez misiniz?! Sorgulayin bu adam beyhude beyhude nereye kosuyor, hangi anayon ruzgarina karsi isiyor? Yani bilmiyorum bu konuyu daha nasil uzatayim, nasil daha fazla malzeme cikarayim, sinekten margarin yapayim. Tamam guzel gidiyorduk, tipki diger 3 kurum gibi. Ama sonumuz da bir olacakti tabii ki. Yanlis anlamayin suc sizin degil. Simdi bu sucun mimarlari olan kalemsor arkadaslarima sesleniyorum: Ne bekliyordunuz? Yaziktir gunahtir, hangi adem evladi boyle bir kulfetin altina sokulmustur? O bostanci gecesi tum ickilerin yekununu bana gecirdiniz sesimi cikarmadim, kaldirabilecegim birseydi. Ama bu mevzuyu saplamak hangi amaca servis eder? Meslek disi hayatimda bu denli muskul kalmanin yekununu ben nasil tanzim edecegim? Hayir, hepimiz zenciyiz, bu ofke ne diye? Trash oy oy oy, Surplus oy oy oy...
|
| |
 |
"local tony topaloglu" |
|
|
 |
| GARY "MANI" MOUNFIELD: Ben, Ian ve Reni butun gun oturup, tembellik yapip, ot icip, ecstacy atarak gokyuzundeki kuslara bakabilirdik. |
Stone Roses'la ilgili hatirladigin ilk sey ne?
Caldigimiz ilk gig i hatirliyorum, sadece 13 kisi vardi. Birmingham daki ikinci gecede daha da az. Sonra Manchester'a donduk ve tam 1200 kisiye caldik. Bir kac gunde cok ilginc seyler tecrube ettik.
Ilk baslarda grupta birbirinizle olan iliskileriniz nasildi?
Cok rahattik. Biz birbirimiz icin yasardik ve birbirimiz icin ?l?rduk. Cete mantigi bizim icin cok onemliydi.
Peki ya ilk album, The Stone Roses. Kayitlardan sonra birbirinize bakip, "Siktir, bu cok iyi!" dediniz mi?
Her zaman biseylerin ustunde oldugumuzu biliyorduk, kimsenin bizi takmadigi zamanlarda bile. Ilk anlasmamizi yapmadan once bile cok buyuk olacagimizi anlamistik. Bircok insan kendine guvenirken hata yapar ama biz de inanilmaz bir kendine guven vardi.
Album ciktiktan sonra aniden buyuk bir degisiklik oldu mu? Buyuk bir fenomendiniz.
Aslinda hersey cok gercekciydi. Album ilk baslarda cok yavas satmaya basladi. NME bize 10 ustunden 3 verdi, ya da oyle birsey.
Has siktir! Bu cok komik.
Evet oyle birseydi. Ovucu hic birsey yoktu. Daha sonra hersey basladi. Herseyin merkezinde biz vardik. Buyuk Britanya o yillarda, 88-89, buyuk bir degisim icindeydi. Cok vahsi bir yerdi aslinda ama sonra uyusturucular [ecstacy] geldi ve herkesi sakinlestirdi. Herkese bir beraberlik ruhu geldi ve butun cocuklar buna bulasti. Bu gruptan ote bir hareket, bir beraberlikti. Muzikten cok ote seyler var bunun icinde.
Bu basari grup ici iliskileri etkiledi mi? Sanirim o zamanlar John Squire cok fazla "coke" kullanmaya basladi.
John ve onun kokain kullanmasi hakkinda cok sey soylendi. Ama ben onun cok fazla uyusturucu problemi oldugunu gormedim. Sanirim cok fazla ot ictik o zamanlarda. Bu da cok yipratici olabilir aslinda. Ama hicbirimizin cok fazla kokaine bulastigini sanmiyorum. Biliyorum, Ian'in kafasinda john ve onun kokain dertleri hakkinda bir suru sey var. Ben ve Ian Brown'da kokain kullandik.
2 album arasinda cok zorluklar oldu sanirim.
Pop listelerinde 2 numarada ve 4 numarada sarkilarimiz vardi, sonra gordugumuz sey ise yonumuzu kaybetmeye basladigimiz oldu. Plak sirketinin buyrugu altindaydik ama ne birsey yazabiliyorduk ne de kayit yapiyorduk. Oylesine 2 yil kaybettik. Bir kere monentumu kaybettinizmi , sonra yeniden baslamak cok zor. Zor gunlerdi. Sonra insanlar dagilmaya basladi. Herkes tasinmaya ve hatta cocuk sahibi olmaya basladi, hayatta onceligi olan seyler degismeye basladi. Bu sanirim buyumenin bir parcasi. Birbirinden kopmaya baslayan insanlar icin cok normal aslinda.
2 album arasindaki 5 yilda John Squire grupta daha aktif bir rol almak istedi - millete hangi basi ya da hangi davul kismini calacagini soylemeye basladi. Ian'in bu olaylara bakisi " Herif iyi muzisyen, birakinda onun sistemiyle yapalim, daha yapacak 10 albumumuz var" gibiydi.
Evet aslinda olan buydu. Sanirim ona cok fazla kontrol verdik. Bu cok garip cunku basta kolektif birseydi yaptiklarimiz. Daha sonra John herseyi ustune aldi ve oyle bir noktaya geldiki, ben bir bass kismi caliyorum ve bana "bu benim istedigim sey degil" diyor. Bunu yapmasina izin vermek cok kotuydu sanirim. Belki de biri ayagini yere vurup " bi dakka dostum, bu senin showun degil, bu hepimizin" demeliydi. Ama kimse yapmadi.
Fakat sen Ian gibi, bunlarin onun uyusturucu kullanmasiyla ilgili oldugunu dusunmuyorsun?
Hayir, kesinlikle. Bence John cok fazla konsantre olan birisi. Acikcasi ben, Ian ve Reni butun gun oturup, tembellik yapip, ot icip , ecstacy atarak gokyuzundeki kuslara bakabilirdik. Ama John kendini studyoya ya da odasina kilitleyip calisacak cinsten bir adamdi. Bizler hayatla daha iciceydik.
Second Coming'in aldigi tepkiler seni sasirtti mi? Cok fazla beklenti vardi o album icin.
Ilkini asla gecemezdi, cunku cok fazla beklenti vardi. Ama bence iyi bir album. Olgunlasmis bir grubun sound u var onda. Gurur duyuyorum.
John, Second Coming turundan once ayrildi. Sonra da sen, tura katildiktan sonra.
Evet, calmayi biraktim cunku cok rahatsiz ediciydi - en iyi arkadaslarindan birini kaybetmek. Ian'in kalbi kirilmisti. Bir sure John'dan nefret ettim bunu yaptigi icin. Fakat simdi bakinca neden yaptigi daha iyi anliyorum.
Sence neydi bu sebepler?
John tek basina devam etmek istedi sanirim. Ya da Geffen'dan birileri "Esas adam sensin, digerleri hicbisey" diye kafasina isledi. Yaniliyor olabilirim ama cok uzucuydu. Ben gemiyi terkedip Ian'I satma niyetinde degildim ve devam etmeye karar verdim, cunku bu cocugu seviyorum, o benim kardesim. Ama belki de yanlis birseydi, belki de hepimiz o an birakmaliydik. Fakat devam etmeye karar verdik. Bizler savasciydik. Ama hayatta islerin yolunda gitmedigi oluyor. Fakat ise bak, Ian simdiler de hayata ve muzige her zamankinden daha cok bagli. Bende de ayni. Sanirim John'da. Bence kotu durumlardan iyi seyler cikabilir. Artik kisisel olarak da eskiden oldugu gibi herseyin tadina varibiliyoruz.
Bildigim kadariyla John ve Ian hala konusmuyor.
Bunlarin ikiside koca herifler ve ikiside lanet olasi baba oldular. Bir araya gelip, birbirlerini op?p duzeltmeliler herseyi. Cunku gunun sonunda muzik sadece muziktir, fakat arkadaslik hersey. Hala hepsiyle arkadasim. Insanlar tum bokluklari arkada birakmalilar. Ne zaman sokaga ciksam bana tekrar birlesip birlesmeyecegimi soruyorlar. Bu hala onemli, i$ yapan bir haber, ozellikle de Britanyada. Bir gun bunu yapmayi isterim. Beraber buyumus iki kisinin birbirleriyle konusmadigini gormek cok uzucu. Herseyin sonunda , bu sadece muzik.
Bu cok ironik. Cunku Stone Roses herseyi bari$,mutluluk ve a$kin hayali bir birlesiminden baslatti, daha sonrada tum bunlarin tam tersini yapti.
Aaaa…bir an gelir ve o an parti bitmelidir moruk. Sanirim bu dunyadaki tum buyuk gruplarin basina geldi. Hepsi dagildi. Herkes baska seyler istiyor. Disardan cok fazla etki biniyor. Yapabilecek hic birsey yok. Her zaman, zevkini cikardigimiz surece devam edecegimiz soyledik ve zevk almamaya basladigimizda, bu isi bitirdik.
Surplase Not: Yukarida hic lafi gecmeyen davulcu Alen "RENI" Wren'in, Keith Moon'dan sonra, gelmi$ gecmis en iyi beyaz davulcu oldugu soylenir.
Ceviri:trash sur+
Kaynak:FILTER MAG
|
 |
|
OKUYUCU KOSESI: Biz size adapte olamazsiniz demedik, surplase olamazsiniz dedik: |
filosoflar, dilbilimciler ve Nietzsche-ci tarihciler bize birsey ogrettiyse
o da hicbir kavramin, kurumun veya surecin surekli kendinden menkul
olamayacagi ve kapali bir olusum olarak kalamayacagidir. o zaman neden bu
internet denen `nane` baska amaclar icin de kullanilmasin ve onlara alet
edilmesin ki? biz de hayal-i cemaatlere bir yenisini daha eklemek istedik.
zamaninda, devrimci bolseviklerin dedigi gibi: `zorlamaya zorlandik`.
napster`in muzik duzeyinde yaptigini baska alanlarda yapmak... bir nevi
kulturel kapital`in uretilip artik deger `surplus` olarak ortaya cikarildigi
ve degisildigi bir nokta, bir alan olmak. bu surecin kendisi zaten
kacinilmaz olarak bir alt-kulturu ve kollektifligi beraberinde getirecektir.
o zaman denecek tek soz var o da: sanal ve hayal-i e-zin`iniz
`trash surplus`, anonim ve amator yazarlarini ariyor. her ama her turlu
ciddiye alinarak yazilmis baskalariyla paylasmaya deger gordugunuz geyigi bu
site`de yayinlamaya haziriz. zaten ilk sayinin yazarlari bu noktada citayi
en dibe koyarak sizlere moral vereceklerdir. ilk sayinin temalari genellikle
sinema ve musiki alanindan secilmis olsa da bu kimseye `trash surplus`in
omurgali olduguna dair bir izlenim vermesin. Bir gece ansizin gelebilirsiniz...
info@trashsurplus.com |
| |
Christian ne Dior, ne demiyor?
Fotograf:
ilk basta yalin.Bir cuce Christian Dior magazasinin vitrinine bakiyor.Cucenin cuceligi,boy kisaligi sinirlarindan tasmis bedensel sakatliklar bileskesi.Kalcada cikik,ayaklarda carpiklik, omurgada egrilikboy kisaligina eslik ediyor, giderek one geciyorlar.Jerry Schatzberg bu fotografina "Christian Dior" adini vermis.Alay mi suphesine kapilmamak elde degil.Fotografin baskin unsuru, vitrinden cok, cuce.Vitrin, kaniksanmis bir zevksizligin sokaga kusulusu:Kitsch'in on saflarinda rokoko tarzi bir heykelcigin dibinde igne topuk kadin ayakkabilari.Bu vitrine bir kez bakilir ancak, belki bir kez daha zevksizligi bellege kazimak icin,Cuce kacinci kez bakmaktadir magazaya? Cucenin giyim kusami deigildir, fotografi derinlestiren. Asli unsur, ayakkabilardir. Dior'un kimbilir kac dolara satilan ayakkabilari ile cucenin kaba botlarinin tezati, bu fotografin kurdugu ilk denklemdir.Kulkedisi masalini20.yuzyil New York'una uyarlamak icinmi? Yoksa tecessusun utanca gelip geldigi bir anmi?Cuce oayakkabilar icinmi bakmaktadir magazaya?Heykelcigin alt yanlarinda sere serpe yatan, tepesinde diz kriip sokaga, izleyicilerine bakan figurler ile cucenin bedeni arasinda ikinci denklemi kuralim.Cuceniin giyimindeki tek fazlalik, biricik aksesuar olan
canta neden oyle tutulmaktadir? Cuce tam oraya takip elini oyle kadirmasa yukariya, yerde surukle cantyasini; odenli kisadir boyu.Heycelcigin figurlerinin bedenlerini nasil kullandigina bakmak lazim birde cucenin bedenini nasilda dar kaliplar icinden kullanmak zorunda olusuna.O figurler yuzunden olmasi mumkunmu, cuce neden bakmaktadir magazaya?Vitrinin
perdelerini yari yariya iniktir, iceride yanmakta olan muthis avize
aydinlatmaktan cok loslastirmak islevlidir sadece sag arkada , uzakta bir
nokta aydinliktir:Christian Dior magazasi, vitrini sergilemek, sokagin
gozune sokmak amacini guder.Heykelcik uzerindeki figurler utanma bilmez
gerinmeleri, uzanmalari, kasilmalari bu amacin uzantisidir.Fakat bu iletinin
alicisi o mduur, cuce neden bakmatadir magazaya?Karisik duzen saclarla kapli
ensenin ardindaki yuzu meraksiyorum elbette.O yuzun cirkin olduguna eminim
ilk anda.Ama o bedenin guzel bir yuze sahip olacagina inanmadigimdan degil,
o vitrinin onundeki herkesin kacinilmaz olarak cirkinleseceginden, ufalip
yok olacagindan, cucenin akibetinden kacamayacagina.Hepimizin az cok
ayirdinda oldugumuz, hic olmaz ise sezinledigimiz bu saldiriya ragmen, cuce
neden bakmatadir magazaya?
Warhol'u hayrila yad etmenin zamanidir simdi."Yuzyil sona ermeden herkes
bes dakikaligina meshur olacak." buyurduydu ya hazret, cuce yuzyilin sonunu
beklemedn , daha 1962'de meshur olmustur Christian Dior' un onunde.Peki,
neshur olmak icinmi oradadir cuce, neden bakmaktadir magazaya?
Can alici soru burada sekillenir?Cucenin bu fotografin cekildiginden, o
magazaya belki bir anlik bakisinin sonsuza dek surmeye yazgilandigindan,
Christian Dior' un onundeki cuce olarak damgalandigindan haberi varmidir? O
sokaktan gecmek, Dior'un arsiz hucumuna maruz kalmak yeterince
sikistirmazmis gibi, birde arkadan kusatilmak, o kusatmadan bir daha hic
cikamamak, tum huruc harekatlarinin bir fotograf karesinin kenarlarinda geri
puskurtulmesi...
Hayir, cucenin o magazaya neden baktigini sormayacagim bir kez
daha.Soracagim su:Passolini" Hepimiz tehlkedeyiz!" derken hangi tehlikeyi
isaret ediyordu?
(*Saire saygiyla)
|
| |
| imzasiz bir okuyucu |
 |
|
|
| Cennetin Kesfi |
| |
|
Cok dusunceliydi. Patlamak uzereydi. Ama patlayamazdi. Cunku icindeki patlatici bozulmustu. Ayrica icinde bulunan mutluluk ibresi de bozulmustu. Bir turlu yuz uzerinden ne kadar mutlu oldugunu ogrenemiyordu. Eskiden bu ibre gayet guzel calisirdi. Okurdu oradan ne kadar mutlu oldugunu: %67, %75 vb.. Zayiflamaya baslamisti. Zayiflamak iyi bir sey degildi. Her zaman kalipli bir adam olmayi sevip, su garip vucut gelistirme cihazlarina birakirdi kendini. Artik eskisi kadar iyi silah cekemiyordu, yavaslamisti. Nerede o on uzeri eksi otuziki saniyelik zaman diliminde silahini cekip hedefini tam onikiden vurdugu zamanlar. Bir sigara yakti. Cok yavas hareket ediyordu. Koltuguna guzelce yayildi. Cok para verip aldigi koltugu, en umutsuz zamaninda onun en iyi arkadasi olmustu. Koltuk bir anda masaj yapmaya basladi. Ama nasil olur? Koltugun boyle bir ozelligi yoktu. Simdi bunun nasil oldugunu anlayacak durumu da yoktu. Kaslarinin inanilmaz bir hizla gevsedigini hissetti. Artik gozleri her zaman gordugu seyleri gormuyordu. Bu da, icindeki "shift" tusunun hala bozulmadigini gosteriyordu. Acaba bu sefer "shift" tusunu harekete geciren neydi? Yanyana dizmis oldugu silahlarina bakti. Irili ufakli, siyahin farkli tonlarinda tam 8 silah. Tam ustlerinde kursunlar ve kiliflar vardi. Aralarindan bir tanesine konsantre oldu ve silahini bir anda elinde buldu. Guzelce kavradi ve elini tetige goturdu. Yavas yavas tetigi oksamaya basladi. Kesin bir hareketle ustuste tetige basti. Kursunlarin sagi solu yarip gecmesini beklerken, cennetten geldigini tahmin ettigi melodiler duymaya basladi. Lanet olsun. Hayatinda bu kadar guzel bir sey duymamisti. Koltuk artik daha rahatti. Kaslari iyice gevsemisti. Daha fazla tetik cekecek dermani kalmamisti. Silahini bir kenara birakti. Muzik sona ermedi ama artik daha sessizdi. Cennetin rengi, koyulasmaya basladi. Kirmizinin farkli tonlarini goruyordu. Saat bes bucuktu. Okyanusun kokusunu almaya basladi. Neden sonra, bir anda geri donemeyecegini anladi. Simdi bir hamagin icindeydi. Bugune kadar caldigi yerleri dusundu. Insanlarin hep bir agizdan adini bagirdiklari konser salonlarini. Bir daha hic goremeyecekti. Ama artik bu sorun degildi. Cunku cennet, tahmin ettiginden daha guzel bir yerdi. |
| |
 |
"Ceyhan Pestimalcioglu" |
|
|
AMA YARI$ DEVAM EDECEK
GREG MOORE (1975-1998) |
ASLA KENDIME ZARAR VEREBILECEGIMI DUSUNMEDIM. EGER BUNU DUSUNUYORSANIZ BU I$I NASIL YAPABILIRSINIZ KI? KAFANIZDA BUNLAR VARKEN ASLA GIDEBILECEGINIZ KADAR HIZLI GIDEMEZSINIZ. VE EGER BUNU YAPMIYORSANIZ BIR YARIS ARABASI SURUCUSU DEGILSINIZ.BAZI SURUCULER VAR FORMULA'DA…BANA GORE ONLAR YARIS SURUCUSU DEGIL. SADECE YARIS ARABALARI SURUYORLAR. HEPSI BU. YARIM I$ YAPIYORLAR. BU DURUMDA BENIM DUSUNDUGUM NEDEN BUNU YAPTIKLARI.
Gilles VILLENEUVE
|
Belkide uzerine en cok para donen TV Show'u Formula-1. Tabi F-1'e TV Show'u olarak bakmak sadece olayin parasal boyutunu goz onune aldigimizda dogru. Cunku ekonomik degerler ve ekran basindaki seyirci sayisi hesaba katildiginda tek bir yaris koca bir dunya kupasi'na es deger durumda. Ama bizleri Formula ile ilgili dusunmeye iten $ey, 100 milyonlarca (hatta birkac milyar) dolarlik reklam ve otomotiv endustrisinin destek oldugu canli yayinlarla evlerimize giren, sigara ureticilerinin ve tekellerinin ba$ taci olmu$ tuketici yanindan cok, (muhtemelen) 90larin basinda sona eren ve akillarda sadece markalari, suruculeri ve pistleri birakan, biraz efsanevi ve zevkli ama bir o kadar da korkutucu yani.
Evet, her F-1 izleyisimde biraz korkuyorum. Cunku daha dun, Tokay KARACAN'in buyuk bir at yarisi geyikciligiyle, yarisin ve yariscilarin ic dinamiklerini anlamaya calismadan, takimlarin kendi icindeki koklerinin ve geleneklerinin 60 kusur tura olan etkisini hesaba katmadan, tum yarisi sadece yarisci ya da sadece takim gibi tek parameter uzerinden okuyarak anlatmaya calistigi, ya da Terra DEMIRKOL'un sanki Turkiye 1. Futbol Ligindeki bir Besiktas/Fenerbahce/Galatasaray muamelesi yaptigi "McLAREN/Mika HAKKINEN" yalamacigiyla susledigi ENTV yorumlariyla izlemeye baslamadim Formula-1'i. (Ve yeri gelmisken sunuda hatirlatiyorum, TERRA ve TOKAY'a:
Istatistiki bilgiler asla en iyi pilotu gostermez ve bir yarisi ya da yarisciyi istatistiki bilgiler uzerinden degerlendirmek yapilacak en buyuk yanilgidir. Bir yarisi asla "en hizli tur zamani", "en yuksek hiz", "en hizli pit-stop" gibi istatistiklerle okuyamazsiniz. Her ne kadar bu istatistikler cogunlukla kazanani gostersede, o an pistte olan ve ölebilecek kadar hizli giden bir pilot icin bu istatistikler bir sey ifade etmez. O sadece arkasindaki ya da onundeki ile olan farka bakacak ve gaza basmaya devam edecektir.)
Ilk gordugum buyuk pilotlar; bir helicopter kazasinda sag bilegi parcalanan ama yinede yarismayi birakmayan Italyan Alessandro
NANNINI (Benetton-Ford), Tamburella virajindan sag cikamayan Brezilyali SENNA (Lotus, McLaren-Honda),
cok temkinli ve ayni zamanda da hizli oldugu icin "professor" lakabini alan, ezeli rakibi Senna'nin öldügü
sezon "bu is artik cok tehlikeli olmaya basladi" deyip yarismayi birakan Fransiz PROST (McLeren-Honda, Ferrari),
Ingiliz MANSELL (Williams-Renault), Avusturyali BERGER (Ferrari, McLaren-Honda), Monza'da 354 km/h goren efsanevi Nelson PIQUET, ve Williams-Renault icin yillarca direksiyon sallamis emektarlar Ricardo PATRESE ile Thiery BOUTSEN'di.
|
GAZA BASMAK,CEKISMEK…BUNU KANIMDA HISSEDIYORUM VE BU HAYATIMIN BIR PARCASI...
Ayrton Senna
|
Izledikce korkum artti, korktukca geriye ve F-1 tarihinin 70lerine, 60larina gomuldum, 40lara kadar uzandim. Juan Manuel FANGIO'lu , Alberto ASGARI'li ilk donemleri ve o zamanlardaki Alfa Romeo, Ferrari ve Mercedes hakimiyetini, Mercedes'in lanetli yillarini ve inanilmaz bir kaza sonucu tribunlere firlayan Mercedes'le hayatini kaybeden seyircilerin acisiyla uzunca bir sure motor-sporlarindan cekilme karari aldiklarini,
////daha sonra Mercedes 80lerde (genc yetenek-ilerinin potansiyel F-1 sampiyonu Michael Schumacher ile), o zaman ki adiyla Group C/Prototype, simdi ki adiyla LeMans Series olan klasman ile pistlere geri donecek fakat 5-6 sene onceki bir 24 saat LeMan yarisinda, uzunca bir duzlukte havalanan arabanin --dikine bir sekilde kus gibi havalanip, daha sonrada geriye dogru yine dik bir sekilde-- attigi 360 derecelik takla ile pist disindaki ormana ini$ yapmasi sonucu garajinin kapilarini bir daha acmamak uzere kapayacak ve yaristan cekilecektir. Cunku KAZA ÖLÜMDÜR////
arkasindan gelen bir cok buyuk pilotu etkileyen ve pistlerde ölen, Ingilizlerin gururu Jim CLARK'i, Ferrari'nin sahibi
Enzo FERRARI'nin oglu Dino Ferrari'nin ölumunden sonra oglu olarak benimsedigi, Senna/Schumi stilinde yalniz/hizli/agresif/acimasiz
pilotlarin modern caglardaki ilk onemli temsilcisi ve kimine gore en hizlisi Gilles VILLENEUVE, Belcika Grand-Prix'sinde
hayatini kaybettiginde, nasil aylarca kendine gelemedigini, Jacky ICYX'in 70leri nasil domine ettigini, Niki LAUDA'nin otomobilinin icinde nasil cayir cayir yandigini ve bu paragrafi sonsuza iraksaticak daha bircok etkileyici aniyi, F-1 tarihine yaptigim kisa sureli yolculuklarla kafama i$ledim. Aklimda tek kalan ise pistte olmenin en hizli ve en iyilere nasip oldugu ve bazi pilotlarin ise sadece "ölmek" icin yaristigiydi.
Tum bunlar tabii ki beni daha bilgili ya da bu konunun uzmani yapmiyor, ama korkmam icin yeterli. Cunku o an pistte bulunan 20 kusur adamin yeryuzunde en hizli araba surebilen 20 surucusu oldugunu ve yarisin herhangi bir noktasinda kucuk bir hata ile ölebileceklerini biliyorum.
Yaris oncelerini akliniza getirin. Hangimiz buyuk bir surucunun yuzunde mutlu bir gulumseme gorduki yaris oncesi. Onlar gulerken bile korkuturlar. Cunku bu son gulumsemeleri olabilir. Evet, bu adamlar ölumu ceplerinde tasiyorlar. Her virajda ölumle dalga gecip daha da vites buyutuyorlar. Ve bunu sadece sizin evlerinizden rahatca izlediginiz 2 saatlik yaris boyunca degil butun hayatlari boyunca yapiyorlar. Idmanlar, practice turlari, testler, deneme yarislari…Hiz tutkulari bitmiyor ve F-1 den emekli olup baska serilerde yarismaya basliyorlar. Her yaris sonrasida arabalarina binip evlerine gidiyorlar.
Evet, ciplak gozlerimle pistte ölen yariscilar gordum. Bundan sonra sizlerin boyle bir sansi(zligi) olamayacak, hatta cokta iyi olacak ve korkmadan "acaba kim kazanacak" bahisleriyle, zevk icinde yarislari izleyeceksiniz. Cunku FIA artik kimsenin olmesine izin vermeyecek kurallar getirdi. Lastikleri kuculttu, ustune oluklar koydu, $asiye sinirlamalar getirdi, agirlikla oynadi ve gereken her seyi yapti. Cunku 90lar biterken F-1 dunyanin en cok izlenen sporuydu ve kimse canli yayinda ölen bir surucu gormek istemiyordu. Kabul etmek gerekir ki ölum iyi bir reklam degildir…Bana gelince, artik yarislarla ilgili bahislere tutu$mayi biraktim. Onlar hayatlarini riske ederken, benim alkollu bir icecek bedeli kadar bir parayi riske etmem pek te anlamli degildi.
|
EGER HERSEY YOLUNDA GIDIYORSA, YETERINCE HIZLI GITMIYORSUN DEMEKTIR.
Mario Andretti (F-1/ Indy Car surucusu)
|
Sanirim sene 1998 di. F-1 sezonu devam ediyordu lakin o gun yari$ yoktu. Ama o Pazar aksamida sansim yaver gitmis, motorlu sporlara ve ölumu cebinde tasiyan suruculere olan anlasilmaz ilgim yuzunden, normal bir F-1 seyircisine pekte cazip gelmeyecek, Amerikan usulu-oval pist ekolunde bir IndyCar-Kart serisi yarisi izlemeye koyulmustum.
Yarisin ortalari. Puan siralamasinda yukarilarda olan, bir kac sene sonrasinin kesin sampiyonu 1975 dogumlu Greg Moore(23) 3. viraji donmekte. Ne yazik ki viraja yeterince hizli giriyor ve hata yapiyor. Araba duvara carpiyor ve akabinde parcalar uzay mekigi Challenger gibi virajin 4 bir yanina dagiliyor. Ayaga kalkiyorum. Tuylerim diken diken. Aractan geriye kalan sadece celik bir kafes. O kazadan canli cikmasi cok zor. Spiker suskun. Televizyonu kapatiyorum… Daha sonralari yakaladigim bir tekrar goruntusunden aklimda tek kalan ise spikerin buruk sesi…
"but race will continue"
|
| |
|
|
Ortada Kilise Var Yandan Gec Nip/Tuck, deformasyon ne rahat! |
| |
Yerlileri icin 2003, biz 3. dunya ligi ulkeleri icin de 2004, amerikan dizi tarihinde oldukca farkli bir yili dijitlerinde tasidi.
Konuyla alakali bu farki elementlerine ayristirmaya calistigimda her turlu damitim teknigi deterministik bicimde ayni ciktiyi veriyor.
Cunku bir katalizor element var ki tepkimelere tepkimiyor ve farki farkettiriyor. Adi da The O.C! Pardon yanlis oldu, NIP/TUCK! (valla ben de isterdim guzel kizlar ve daha guzel annelerinden, yattan kattan, jet sosyeteden, sirca saraylardan, pariltili hayatlardan bahsedeyim. Ama TrashSurplus bana bunun icin para vermiyor. Onun yerine baska seyler icin para vermiyor.)
Nip/Tuck, Miami Beach'de hayatlarini ve islerini idame eden, alanlarinda ozellikle yuksek sosyetede buyuk isim yapmis, sahip olduklari kollektif is basarisi disinda pek ortak yani olmayan, bu anlamda birbirini tamamlayan iki plastik cerrahi uzmani ve ayni zamanda arkadas/is ortagi Sean McNamara (Dylan Walsh) ve Christian Troy'un (Julian McMahon) yakip yikilan tabularla örülü hayatlari ekseninde donuyor. Bu eksen en az dunyanin ekseni kadar egri. Haliyle dunya eksenindeki egrilik nasil mevsim farkliliklarina yol aciyorsa, Nip/Tuck'in kayik ekseni de duygusal mevsim farliliklarinin musebbibi. Turkiye'de 90li yillarda sadece gece maclarini yayinlama hakkina sahip olan, fakat maclar federasyon karariyla gunduze alindigi icin nemalanamayan ozel TV kanallarinin halki uyandirarak yanina alma operasyonunun onemli bir ayagini olusturan, kamerayi gordugu yerde toplanarak "Gece oynansiiin!" tezahuratiyla sokaklari inleten genclerin bu uygulamasi Nip/Tuck'i oldukca etkilemis olsa gerek... Zira dizi mutemadiyen gece oynaniyor. Sonucta dizinin oyun sistemi seyircideki mantik-vicdan-etik-psikoloji dortlu defansina oynadigindan, atmosfer de tipki bunlarin her biri gibi karanlik...
Burda her haliyle izleyicinin rahatina kasteden rahatsiz bir yapimdan sozediyoruz. Gorsel anlamda her bolum mutlak bir ya da birkac "ic kiyim" kürü ameliyat sahnesiyle senleniyor, midelere zarar bir mezbaa soleni yasaniyor. Bu detaylarin fonksiyonelligi elestiri saganagi altinda sorgulanadursun, cok mesai harcanan (belki de hic harcanmayan, gercek ameliyatlardan alinan) bu agir sahneler, artik gunumuzde gayet olagan sekilde teslim olunan plastik cerrahi dunyasini ve vucutlara yapilan kesme-bicme-yerlestirme sanatini resmetmek acisindan cok didaktik. Botoks mu istersiniz, silikon mu, liposuction mi? Aradiginiz hersey burda...
Bu noktada dizinin basari cokgeninin onemli bir kenarina carpiyoruz. Artik kullanilmamis tema, anafikir, temel, ya da "öz"ün pek kalmadigi, ozgunluk kriterinin ana tema degil de temayi ele alis ve isleyis bicmine hapsedildigi bu zamanda Nip/Tuck her acidan bir adim onde. "Öz" itibariyle sehvet, fallus, teshir, fiziki saplantilar, bedensel degisim fetisizmi, ozguven bunalimi, arzu edilme tutkusu, mukemmeliyet, yapay/plastik fantezi cok yeni kavramlar olmayabilir. Ama bunlarin ne gibi izdiraplara ve self-sadizme kadir olabilecegini gostermek ve norotik kaynakli fiziksel sorunlarin tanimi olan "psikosomati"nin ters akisini bu denli basarili sekilde depikte etmek icin estetik cerrahi kendiliginden bicilmis ve gorevini layikiyla yapan "farkli" bir kaftan.
Hazir kopruleri atip pekcok insana yabanci ve olagandisi bir alani secmenin avantajini arkasina almisken ve sozde ahlaka "hayir" demenin basli basina bir yolu olmusken, Nip/Tuck orta yol bulmaya calismiyor, dokunulmasi "cizz" konulara temas etme cesurlugunu surduruyor. Zaten Nip/Tuck icin bu kadar yokus asagi surmusken duzluge cikmanin anlami da olmazdi. O da gay/lezbiyen/biseksuel iliskiler, taciz, tecavuz, grup seks, duygu suistimali, arzu istismari, evlilik disi seks, aldatma, cinsiyet degisimi, pedofili gibi en cetrefilli mecralara bulasiyor. Dizi tum bu toplum nazarindaki sapkinliklara bulasirken kendimize yakin hissettigimiz ana karakterleri soyutlayip onlari da olaylara yabanci kilma egilimine girmiyor.Yani kahramanlar uzerinde bir dokunulmazlik pesinde degil, hersey bizzat bu ana karakterlerin (cogunda da bir parcasi olarak) hayatinin orta yerinde vuku buluyor. Cunku Nip/Tuck ozenli bir makyaj ve ambalajla sunulan sozde amerikan ahlak anlayisi uzerindeki silikondan yapilmis maskeyi kaldirip geri kalan ve histerik bicimde gormezden gelinen kokusmus kismi botoks bir tepside sunma derdinde... Bir turlu yuzlesemedigi "ahlaki deformasyon"u surekli bastirarak kendi basina bir deformasyon haline gelen inkar edici/ortbasci zihniyete de donanimli bir kastrasyon seti hediye ediyor.
Karakterlerden McNamara sagduyuyu, nefsi, prensipleri, sadakati, erdemi, aile kavramini, mantigi (babanin da isi zormus) sembolize ederken, Troy sapkinligi, cokesliligi, tatmin olmayan seksuel arzulari, ruhsal catismalari, guvensizligi ve etik baskaldiriyi temsil ediyor. Tabii yer yer her ikisi de kendi mintikalarinin disina cikip sapmayi, birbirlerinin rolune soyunmayi ihmal etmiyor. Zaten Nip/Tuck'in vermeye calistigi onemli mesajlardan biri de, hicbir karakterin homojen bir davranis setine sahip olmadigi, gelgitlere gark olabilecegi, neyi sembolize eder gozukuyorsa gozuksun degisken tutumlar ve tutarsizliklar gosterebilecegi gercegidir. Tipki siz dahil (ben haric) etrafimizdaki herkes gibi. Haliyle bir bakmissiniz Troy'la ozdeslesen ve McNamara'nin ağır biçimde eleştirdiği hastalıklı hasta-doktor ilişkisinin içine -sebepleri çok daha ikna edici olsa da ve genellikle sonunda McNamara mantigi ve sagduyuyu secse de- McNamara transfer olmus. Nip/Tuck'in normatif etik kavrami hata yapmaya, yani toplumun dayattigi "norm"larin disina cikmaya izin veriyor, olan biteni yargilamak yerine anlamaya calisiyor. Anladigi noktada seyirciye bir huzur da veriyor, lakin bunu bir doz "mutlu son" enjekte etmek icin degil, bilakis toplum normlarina aykiri bu "sozde" dejeneratif durumlarin icinden cikilabilir, hatta anlasilabilir seyler oldugunu anlatmak adina yapiyor.
Nip/Tuck Amerika'da 2, Turkiye'de ise 1 sezon gecirmis durumda. 2005 sonbaharinda CNBC-e'nin 2.sezon gosterimine baslayacagi dizi icin kulunuz "internet" tabii ki daha fazla mesai yapabilir ve sonbahari beklemeden size sezonluk bir kombine kart ayarlayabilir. Yanilmiyorsam 2005'te dizinin 3. sezon cekimlerine de baslaniyor. Tabii artik is cigirindan cikti ve Nip/Tuck'i 3. gozden izlemeyi birakarak baya baya kaptirmis, icine girmis durumdayiz. Su an ilk etapta 2. sezonun sonundaki gerilim ve heyecan hortumunun harap ettigi bunyelere bir bakalim, ortalik yatistiktan ve hortumdan kalan harabeleri ziyaret ettikten sonra, tekrar gozlerimiz o elestirel ve tehditkar feriyle uzerlerinde olmaya devam eder. O zaman kadar bagrimiza tas, sabrimiza botoks basalim..
|
| |
 |
"local wasted life in black & white" |
|
|
 |
MASKELER DUSMELI: THE LOVE OF RICHARD NIXON* |
I. GIRIS
Manics'in Amerikan dis politikasi hakkindaki -- zaten akli basinda herkesin bildigi ve zaman zaman diger muzik gruplarinca (en bilineni:Rage Against The Machine, ayni adli ilk ve ikinci albumleri Evil Empire) ve manics'in diger albumlerinde de(Generation Terrosrists, Holly Bible, Know Your Enemy) dile getirilen -- fikirlerini George W. Bush ismini zikrederek manyellemeyecek kadar populist bir grup olmadigini zaten tum kapali tribun olarak biliyorduk. Hem de tam secim oncesi W. Bush uzerinden yapilacak herhangi bir gonderme, hem Manics'in inandiriciliginin kaybolmasina, hem de adi duyulsun diye Bush karsiti sarki ve albumlere dayanak noktasiz destek veren diger gruplarla karistirilmasina sebep olabilirdi. Peki ne yapmaliydi manics? Anani bacini sinkaf George W Bush demek yerine cok daha akillicasi vardi elbet. Kutuphanelere kapanildi, Amerikan tarihine bakildi, Bush ile benzerlikleri lamba gibi ortaya cikti ve askimizi belirtecegimiz Amerikan baskani secildi: Richard Nixon.
60 larin hemen basindan 70 lere kadar Amerika ve tum Dunya'ya kara bir bulut gibi cokmus, Domuzlar Korfezi-Kuba-Vietnam-Watergate gibi bircok pislige
davetiye cikarmis, adinin karistigi komplo teorilerinin haddi hesabi kalmamis. Nispeten savas karsiti olan demokrat John F. Kennedy Hak'kin rahmetine kavustuktan
sonra --ki zaten herkesin bildigi teoriye gore, Amerika'nin savasa girmesini isteyen silah tuccarlari ve ureticileri / buyuk ucak firmalari / akaryakit sirketleri; CIA ve mafya destekli bir tezgah ile Kennedy suikastini gerceklestirmis ve yerine gececek olan cumhuriyetci Nixon'i da onceden gozune kestirmistir. Tabii Nixon'in 1960 secimlerinde Kennedy karsisinda secimi kaybettigi hatirlatmasi isiginda Kennedy'e birsey olmasi halinde yerine gececek ilk tercih oldugu sonucuna rahatlikla varabiliriz, ki saniriz Nixon bizden cok once varmisti bu sonuca --
yerine gelen Nixon ayni Bush gibi savas kararini almis ve ustune onlarca film izleyerek/kitaplar okuyarak pek cok Amerikalidan daha iyi ogrendigimiz Vietnam savasinda buluvermis kendini onbinlerce Amerika'li genc. Iste bu noktadan sonrada kita Avrupasini Nazi isgalinden kurtararak, 2. Dunya savasindan beri tum Dunya nin Voltran'ligini yapan Amerikan hakimiyeti de; X yillik Nixon baskanligi suresince iyice kesinlik kazaniyor ve ardindan gelen baskanlarca da zaman zaman sert zaman zaman ilimli politikalarla surduruluyordu. Anlayacaginiz, degisen sadece maşanin ucundaki baskanlarin suratlari ve maskeleri olmus (Mesela Reagan-Bush-W.Bush maskeleri ile Libya-Afganistan-Irak isgalleri gerceklestirilmisti).
Simdi de tum bu ek bilgileri hafizada tutup, elimizde ne olduguna bakalim: Tum bu ek bilgileri hafizada tutup, elimizde ne olduguna bakalim simdi: Vakt-i zamaninda Ingiltere'de aldigi En Iyi Grup-En Iyi Album-En iyi 45lik gibi odullerine bakarak unsuz olmadigindan emin oldugumuz, 7 studyo albumlu, muzik dunyasinin en degerli isimleri ile calismis, saygi ve kabul gormus bir rock grubu ve bu grubun hic bir muzik kanalinda birakin gosterilmeyi esamesi bile okunmayan bir video-klip'i var elimizde (Hem de Bush-Kerry secimleri oncesi boylesine bir klibi 2 boyutlu televizyon ekrandan gostermek tabii ki hic bir kanalin curret edemeyecegi birsey. Cunku televizyon gerceklerden daha guclu). Zaten bu klibin gosterilecegi yer muzik kanallarindan cok olsa olsa Discovery ya da History Channel olmali.
II. VIDEO
Buyuk puntolarla yazilmis bir "EGER RICHARD NIXON BASKAN OLMASAYDI" sloganiyla basliyor klip. Nixon'un basin aciklamalarini yaptigi ma$anin aynisinin tipkisi bir masanin arkasinda manicleri goruyoruz. Ve onlarda kendi basin aciklamalarini yapmaya yani sarkiyi soylemeye basliyorlar oturur vaziyette (Demek ki 60-70 sularinda basin aciklamalari oturarak yapiliyordu. Yasi musayit olanlarin hatirlayacagi uzere Rahmetli Ozal'da 80lerde "Icraatin Icinden" isimli tek kisilik talk-show'unda otururdu. Simdilerde ayakta soyleniyor yalanlar). Yalniz tum Amerikan baskanlarinin demeclerinde arkada duran "Amerikan Eagle"li baskanlik simgesi yerine, bizim maniclerin arkasinda single kapaginda da kullanilan bir Richard Nixon maskesi var. Amblemin etrafinda yazmasi gereken United States of America, USA gibi ibarelerin yerinide The Love of Richard Nixon ve MSP almis.
Tahmin etmek zor degil, bircok dokumenter goruntu destegi ile, nukleer basliklar, alev fiskirtan tanklar, Vietnam'a inis yapan helikopterler arasinda akip gidiyor klip. Tabii bir yandan da RN'a olan askimizi belirtmemiz gerek. Kendisinin halki selamlamasi, devlet baskanlari ile tokalasmalari, ucaklardan inisleri gibi siyah beyaz ve renkli bircok arsiv goruntusu hizli bir kurguyla gozumuzun onunden akip gecerken zaman zaman maniclere ve Richard Nixon'a da baglaniyoruz. 2side o meshur masanin arkasinda; Nixon basin aciklamasi yapmakla Manics ise basin aciklamasi yapar gibi sarki soylemekle mesgul. Nasil politikacilar tavirlarini belirtmek icin konusmalar yapiyorlarsa, Manics de tavrini belirtmek icin sarkisini soyluyor. Bazen gormezden gelsek de, Manics aslinda bunu yillardir yapiyor. Hem de ilk albumunden beri. Ama ne Bono gibi sagda solda ahkam kesiyor, ne de durduk yere sacma sapan politik demecler veriyor. Yapacagi zamanda Richard Nixon maskelerini takiyor ve hepimize kisa bir tarih dersi veriyor.
III. SINGLE SET
CD1-CD2-DVD seklinde 3 nesnelik bir set halinde satilan single larin dis ve ic kapaklari ise soyle:
Her nesnenin dis kapaginda bir manicin RN maskeli resmi bulunmakta. Her birinin ic kagidinda ise
Richard Nixon'in 60-68 ve 72 yillarindaki "baskanlik secim kampanyalarinin" sloganlarindan bir tanesi mevcut
(CD2:OUR NATION NEEDS NIXON! / CD1:RICHARD NIXON FOR THE FUTURE! / DVD: PRESIDENT NIXON: NOW MORE THAN EVER!) Jewel-case denilen plastik kapaklara reklam amacli yapistirilan yapiskanli kagitlar ise ayni baskanlik secimlerinde kullanilan reklam posterleri gibi dizayn edilmis ve tabikii Amerikan bayraginin renkleri olan beyaz-kirmizi-mavi agirlikli.
|
(*) Gercek, Televizyon'dan Az Oldugu Icin Gosterilmeyen Video Klip |
 |
|
|
| ManicBrown cemaatinde kasirgali gunler: Manic-Solarize Elektromanyetik Postalar |
mexican hat wrote: (01/10/2004)
Pilav ustu az doner
Yani ne diyim... Ian Brown Muhterem muthis bestesi "Fishermen's friend" mantigiyla album yapmis ama yapilmaz ki be kardesim...Insan dinliycek bunlari...Allah kolaylik versin hepinize. Albumun adini "golden greats ustu az music of the spheres" koysaymis olurmus. gitarli ,mitarli, klavyeli, uflemeli, vurmali,gullitli, van bastenli bir kadro...ya kime ne anlatiyorumki bende..kraldan cok ianbrowncusunuz zaten.
yuksek sesle dinlemek lazim ama.sole bairttira bairttira. bide IB borazan calmayi filan mi ogrenmis napmis...
buyuklerimin kellerinden, kucuklerimin gotlerinden...
boston publican kecko wrote: (01/10/2004)
RE: Pilav ustu az doner
ozan ian brown'un 'solarized' albumunu ben de edindim bir hafta kadar once. ve siz de benim gibi 'imported' cd ayagina 20 kusur $ bayilmayin diye soyle bir kultur hizmeti verme niyetindeydim -ki halen oyleyim: bana adresini gonderen herkese (meksikali IB haric) 'solarized'in bir kopyasi eve teslim gonderilecektir. harbiden. maksat kamu yarari.
herkes dinleyene kadar bir yorum yapmaktan kaciniyorum. simdilik soz konusu albumun dorduncu sarkisi 'upside down'un politik-ekonomi lirikleriyle basbasa birakiyorum sizi:
"seven percent own eighty four percent
of all the wealth on earth
oil is the spice to make a man
forget man's woth
right here on earth
upon this turf
earth is spinning round
I know the world is upside down
is upside down"
not: eduerdo galeona'nin ayni adli (upside down) ve turkceye "tepetaklak" olarak kazandirilmis kitabina bir gonderme mi olaki acep bu sarkinin ismi? cunku galeona da kitabinda dingili cikmis dunyamizdaki esitsizliklere, carpikliklara verip veristiriyor. tesadufse bayagi SIKI bir tesaduf demektir.
clearly canadian poor leno wrote: (08/10/2004)
ib+msp have arrived....
gencler,
bugun ib`nin ve msp`nin albumunu indiragandi. ilk ib`yi yaktim. daha ilk
test-drive`i yapmak nasip olmadi. neyse derdimiz o olsun. simdi eve giderken
yavastan baslarim isindirmaya. herkes temkinli bakiyorum. sonradan telafisi
zor bir gaf yada talihsiz bir beyaaaan vermek istemiyor. eeh! boru mu, ne de
olsa ib and msp...
local dolphinished monkey business wrote: (10/10/2004)
solarized in the sunset/ bir zar attim 7 geldi
janri olmayan adam yine yeni yeniden yeni bir "Ian Brown ERA"yla karsimizda.. Daha derin sularda, daha arabesk tonlarda, sonlara dogru yine daha oryantal tinilarda. Yine yildiz, gunes, zaman, cennet, numara takintilarini takinarak. Mesajlar yine cok "subtle".. Hem de hic bagirmadan, serinkanliligini kaybetmeden. Yine bazen hayal dunyasinda, ruyalarda. Yine sarki degil album yapmis, yine ayni (iyi) kalibrasyonda cok sarki var.. Cita yukarda oldugu icin ilk 1-2 dinleyiste one cikacak cesareti gosteren parca yok gibi.. Fakat zamanla yaraticisi gibi onlar da cigirindan cikiyor.. 1. hafta puan cetvelimde "One Way Ticket to Paradise" (track no:9) liderlik koltugunda.. Uzun sure de birakacak gibi gozukmuyor. Fakat maraton cok uzun, liderlik sik sik el degistirecektir.
Sahsen ben dile getirirken urperiyorum ama dinleyenler iki track'deki muzikal baglantiyi anlayacaktir.. 9 da zati muhterem "Threw a dice, came oop a seven, Now I’m on my way to heaven" dedikten, cennete tek-gidis biletine sahip oldugu ve yerinin guneste ayrildigi
bilgisini verdikten sonra yedinci cennete gidiyor ve 11'de "happy ever after" diyor..
Peki bu kadar "yine"ye ragmen neden hersey bu kadar "yeni"? Ian Brown'un isledigi suclara seyirci kalmak yerine taraftar kalmayi yegleyecegimiz surece bunun cevabini veremeyecegiz. Olsun, bize seyirci degil, taraftar lazim.
Kapatirken; hepimizin birer SSN'i, kimlik numarasi vb. var degil mi? Peki "anti-ID card campaign"e destek veren Brown'un su sozlerine ne diyorsunuz?
I aint no number
I don't need no ID round my neck
So Mr Politician
I got born and named like blood runs red
Cause I I aint no number
Don't require no ID round my neck
So Mr number maker
ID cards won't stop no hijack jet
clearly canadian poor leno wrote: (26/10/2004)
lifeblood
bu arada lifeblood`a iyice kapildim, cok iyi dosemisler. cok ince kilise synth`leri
ile bezemisler.. 9-11-12 aldi goturdu beni. uzun zaman olmustu bir rock
albumune boylesi asik olmayali. cevrede kim varsa kartivizit gibi dagitiyorum
etrafa. uzun sureden beri kulagimdan uzak duran prog/indie rock musikisine msp
ile donus yapmak da ayri anlamli oluyor. ya su `solitude sometimes is`i cozebildiniz mi nasil yapmis okumus uflemis james baba.
dosta dusmana yine burdayiz demis.
ulen dogruyu konusalim, radiohead marjinal`e kayma ayagina
tahtindan oldu (en azindan benim icin) ama msp hala yolculguna devam
ediyor. dinlemeye devam etikce yeni yorumlari da yollarim, ama simdilik cok cok
begendigimi soyleyebilirim. bu kISI cikaririz lifeblood ile. gecen haftasonu benim canta calinmayip, discman ve kulaklik
kardeslere kalk gidelim demeselerdi daha iyi olacakti, kisa bir ara vermeyecektik..
lifeblood derken, hayat bir kez daha bizden kan aldi. ama kaldigimiz yerden devam.
|
|
|
BIZE HER KONUDA AMA HER KONUDA YAZABILIRSINIZ. ADRESIMIZ PK 114 BARIS MANCO
80700 MODA / ISTANBUL.
ISIMIZ CIDDIDIR, LUTFEN PAZARLAMACILAR ARAMASIN.
|
|